Sokaklar boştur. Tren rayları kasabaya taşıyacağı gürültüden uzak, güneşin kızgınlığı altında parlamaktadır. Kasabanın şerifi Marshall, güzel eşi ile yeni evlenmiştir. Uzaklara gitmek için görevini devredeceği yeni şerif adayını beklerken hiç aklında olmayan eski bir çete tekrar karşısına çıkacak ve hayatını alt üst edecektir. Çete ile baş etmek zorunda kalan Marshall, bu yetmiyormuş gibi bir de kasabalının yanında olmadığı için ilk yenilgisini alır. Bol ödüllü Kahraman Şerif filminde geçen Do Not Forsake Me, Oh My Darlin adlı beste, eşlik ettiği sahnelerle sinemaseverlerin belleğine kazınır ve Ukrayna asıllı Dimitri Tiomkin’e ilk Oscar’ını kazandırır. Başarılı müzisyen bu ödülle yetinmeyecek ve iki kez daha En İyi Film Müziği Oscar‘ı ile onurlandırılacaktır. 1894 doğumlu Dimitri Zinovievich Tiomkin, Petersburg Konservatuvarı’na kabul edilir ve kısa zaman sonra da okul yöneticiliği yapan Alexander Glazunov’un kompozitörlüğü altında öğrenciliğe başlar. Aslında müzikle tanışması çok erken bir yaşta, annesi sayesinde olur. Bir piyano ve müzik öğretmeni olan annesinin etkisinden çok da uzakta yetişmeyeceği, henüz çocuk yaşta Felix Blumenfeld ve Isabelle Vengerova’nın yanında piyano çalışmalarına başlamasıyla anlaşılmıştır. Avrupa’da “sokak sanatı” bir devrim gibi yayılmış ve avant-garde dönemi gençlerinin buluştuğu Evsiz Köpek isimli kafede Tiomkin de bir süre bohem kültürü etkisine kapılmıştır. Bu sırada Dimitri, Amerikan pop müziğinin farkına varmış ve blues, caz ve ragtime ile ilgilenmeye başlamıştır. Serge Prokofiev ve dansçı Michail Fokine de Tiomkin gibi dönemin bohem kültürü etkisinde kalan isimler arasındadır.
YÜZLERCE BESTE ONLARCA ÖDÜL
Sinema salonlarında sessiz filmlerin gösterimde olduğu ve filmin hızlı, mutlu, hüzünlü sahnelerine salonda çalınan piyano parçalarıyla eşlik edilen yıllardır. Belki de sesten yoksun bu dönem Tiomkin’in gerçek bir film müziği bestecisi olarak yetişmesini sağlamıştır. Ardından ordu için turneye çıkan balerin Thamar Karsevina’nın dansına ve komedyen Max Linder’ın gösterilerine piyanosuyla eşlik etmiştir. Böylece hem klasik eserleri yorumlamayı başarmış, hem de kendi bestelerini geliştirmiştir. 1920 yılındaki Bolşevik Devriminin üçüncü yıl kutlamalarının önde gelen düzenleyicilerinden biri olmuştur. Daha sonra Tiomkin, hayatını Almanya’da şekillendirmeye karar vermiş ve 1921 yılında Almanya’ya gitmiştir. Fizik alanında çalışan babası, üvey annesi There ile Berlin’e taşınmış ve Tiomkin de bu sırada Hugo Leichenstritt, Egon Petri ve Ferruccio Busoni ile çalışmalar yapmıştır. Takvimler 1922’yi gösterdiğinde Dimitri Tiomkin ismi Almanya’da herkes tarafından bilinmeye başlamış ve repertuvarında kendisi için yazılmış parçalarının da olduğu Berlin Filarmoni Orkestrası’na katılmasıyla ününü dünya çapında yaymayı başarmıştır. Fransa’da verdiği konserin ardından bohem günlerinde tanıştığı Amerika’yı yaşamak için harekete geçmiştir. Tiomkin, çıktığı Amerika turnesinde koreograflık ve dansçılık yapan Albertina Rasch ile tanışmış ve bir süre sonra da çift, evlenme kararı almıştır. 1925’te göç ettiği ABD’de bestelediği baleler New York’ta sahnelenmiş ve Tiomkin, 1937 yılında Amerikan vatandaşlığına geçiş yapmıştır. Amerika’da George Gershwin, Jerome Kern ve Richard Rodgers gibi önemli müzisyenlerle biraraya gelmiş ve Avrupa’ya döndüğünde Gershwin’in eserlerinin Avrupalı dinleyicilere tanıtımında önemli bir rol üstlenmiştir. Genellikle bale müzikleri yapan Tiomkin, Concerto in F isimli Fransız operasını ünlü L’Opera de Paris‘te sunmuş ve 1930’lu yıllarda MGM Albertina Rash şirketi için asistan koreograf olarak çalışmıştır. Bunların yanında Universal Film için de beş film müziği bestelemiş ve eşinin dans çalışmaları için de besteler yapmıştır.
Dimitri Zinovievich Tiomkin, Hollywood’un en üretken bestecileri arasına kendisini de kabul ettirmiş ve adı Franz Waxman, Max Steiner, Miklós Rózsa gibi ünlü müzisyenlerle birlikte müzik tarihine geçmiştir. Melodilerinde her zaman Rus ve Amerikan kültürlerinden izler taşıyan Tiomkin, anılarını Lütfen Benden Nefret Etmeyin ismi ile bir kitapta toplamıştır.
1940 yılında dünya çapında kendisini kabul ettirmiş film ödülleri kapsamında En İyi Müzik klasmanı için yarışmaya başlamıştır Tiomkin. Bay Smith Washington’a Gidiyor/Mr. Smith Goes to Washington filmine bestelediği müziğin ardından 1943’te Alexandra Dumas’nın romanından derlenen The Corsican Brothers, 1944’te Ay ve Altın Para/The Moon and Sixpence, 1945’te Pulitzer ödüllü romandan uyarlanan Kral San Luis Köprüsü/The Bridge of San Luis Rey ve 1950’de Şampiyon/Champion isimli filmlerin besteleriyle adaylıkları devam etmiştir. 1953 yılında Tiomkin şeytanın bacağını kırmış ve Kahraman Şerif/High Noon filmine yaptığı bestesiyle Oscar’ı kazanmıştır. Başarısı devam etmiş ve 1955 yılında The High and the Mighty filminin müziği ile ikinci kez, 1958 yılında ise Ernest Hemingway’in romanından uyarlanan Yaşlı Adam ve Deniz/The Old Man and the Sea filmiyle de son kez Oscar’ı kucaklamıştır. Bunların dışında 1965’te Roma İmparatorluğu’nun Çöküşü/TheFall of the Roman Empire, 1962’de Navaron’un Topları/The Guns of Navarone ve 1961’de Alamo Kalesi/The Alamo ile En İyi Müzik dalında defalarca Altın Küre’yi kazanmıştır. Bir de Grammy’si bulunan Tiomkin, Laurel Ödülleri’nde de en iyi müzik dalında yarışmışve üç defa birincilikle ayrılmayı başarmıştır.
11 kasım 1979’da Londra’da hayatını kaybeden müzik ustasının eserlerine meraklı olanlar ve melodilerinde ruhunu tazeleyenler için mezarı California’daki Forest Lawn Memorial Park Mezarlığı’ndadır.
08 Ağu 2009
Kasabanın Kahraman Şerifi: Dimitri Tiomkin
Etiketler:
dimitri tiomkin,
kahraman şerif,
yaşlı adam ve deniz
Ağacı Yaşken Eğen Yazar: JOSÉ MAURO DE VASCONCELOS
Hayat olgunlaştırır bizi. Toza toprağa bulanıp, çamur olmuş ellerimizi yıkar önce. Sonra en içten, en berrak gülüşünü zorunluluklarla, samimiyetsiz gülümsemelerle yitirtir, böylece donuklaşır gözlerimiz. Sabah türküsü tutturmaz olur dudaklarımız. Ne o güzel coşku kalır geride, ne de uğruna kendimizi feda edecek kadar değer verdiğimiz amaçlarımız…
Her şeyin yitirildiği toplumsal devinimde o; her insan evladının eline alıp uzun uzun okuması, okudukça beynine ve hatıralarına bakması gereken kitapları dünyaya, en önemlisi de geleceğin sahibi çocuklara kazandırmış, erdemli bir yazar. Brezilya‘da Rio de Janeiro yakınlarındaki Bangu’da doğan Jose Mauro De Vasconcelos, Kızılderili bir anne ve Portekizli bir babanın çocuğu olarak 1920 yılının şubat ayında dünyaya gelir. Hayat, tıpkı romanlarındaki gibi hiçbir zaman kolay olmamıştır. Uğraşmadığı iş kalmamış, acı çekmiş ama yaşadıkları onu kötüleştirmemiş, aksine iyileştirmiştir…
Oldukça yoksul olan ailesi ona bakmakta güçlük çeker ve Vasconcelos, Natal kasabasındaki amcasının yanına gönderilir. Orada dokuz yaşındayken Hotengi Irmağı’nda yüzmeyi öğrenir. Hep ilerde bir gün yüzme şampiyonu olmanın hayallerini kurar. Yüzmek öyle güzeldir ki! Bu sevdasıyla yollarını ayırmayacak, yıllar sonra bir çocuğun hayatını anlattığı üçlemesinin ilk kitabı Güneşi Uyandıralım‘da Zeze’nin en büyük zevki olarak yüzme aşkı tekrar karşımıza çıkacaktır. Jose Mauro liseyi amcasının yanında, Natal’da bitirir. Sonra iki yıl tıp öğrenimi görüyorken öğrenimini yarıda bırakıp yeni hayaller peşinde doğduğu topraklara, Rio de Jenario’ya ya gider. Orada ilk işi boks antrenörlüğü olur. Ardından tarım işçiliği, balıkçılık, heykeltıraşlara modellik, hamallık ve gece kulüplerinde garsonluk yapar. Hayatı boyunca birbirinden alakasız, çok işle uğraşmıştır. Bu durum yazarın çok yönlü kişiliğinin ve içinde bulunduğu arayışın bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Değişik ortamlarda, değişik koşullarda farklı insanlar tanır. Bu da ona yazdığı romanları ve hikâyeleri için mükemmel bir kaynak oluşturur. İyi bir gözlemci ve usta bir yazarın elinde bütün bu hayatlardan pek çok roman çıkar ortaya… Brezilya’nın ormanlarında ya da step bölgesi olan sertaolarda yaşayan insanların, elmas avcısı garimpeiroların, yerlilerin, denizcilerin, değişik insanların ruh hallerini ve yaşamlarından kesitleri, zorlukları, yoksulluğu ve şiddeti tüm çıplaklığıyla anlatır. Bu özelliği Şeker Portakalı/O Meu Pé de Laranja Lima ve onun devam kitapları olan: Güneşi Uyandıralım ile Deli Fişek‘te duygusallığa ve iyimserliğe dönüşür.
ŞEYTANIN VAFTİZ OĞLU
Zeze henüz küçücük bir çocuktur ilk kitapta… Bilinmeyen diyarları isteyen, oralarda yıldızlardan yıldızlara atlayan, bahçedeki şeker portakalı fidanıyla konuşan, hayaller kuran, çok yoksul ve kalabalık bir ailenin çocuğudur. İşsizlik yüzünden bunalan bir baba ve geçimlerini sağlamak için çalışan bir annenin evdeki silik varlığıyla, kardeşlerin sorumluluğunu ağabey ve ablaların üstlendiği aile fertleri Zeze’yi anlamaktan çok uzaktır. Yüreğindeki sevgi açığını kapatmak için hayali arkadaşlar yaratır, onlara isim takar ve onlarla konuşur. Bunlardan biri bir yarasadır. Bir diğeri ise yeni evlerine taşındıklarında her çocuğun bahçedeki ağaçlardan birini seçmesiyle ortaya çıkar: Hiç kimsenin beğenmediği bir şeker portakalı fidanı… Zeze, bu hiç de adil olmayan paylaşımda payına düşeni kabullendiğinde artık bir dostu daha olmuştur. Kalabalık ailesi içinde yaşadığı yalnızlığı mahalleli insanlara şaka yapmakla azaltır. Kara bir çorabı yılan yapması, kilisenin girişine mum sürmesi gibi şakalarının düşünülmemiş, kötü sonuçları olur. Mahallelinin söylediği gibi kendini “şeytanın vaftiz oğlu” sanır. Hâlbuki ince ruhlu zeki bir çocuktur Zeze ama davranışları çevresince bir türlü doğru değerlendirilmez. Öğretmenini mutlu etmek için getirdiği çiçekler sorgusuz, sualsiz hırsızlık olarak değerlendirilir. Babasını mutlu etmek için anlamını bilmediği bir şarkıyı söylemesi sonucunda dayak yer… Zeze’nin aslında iyi ya da kötü olduğu kitapta açıkça verilmemiştir. Çocuk hep ben kötüyüm der ancak yaptığı yaramazlıklar onu kötü yapacak kadar büyük değildir.
Hareket halindeki arabaların arkasına yapışıp rüzgârı ve hızı hissetmek, onun deyimiyle “yarasa olmak” gibi tehlikeli bir oyun bulur. Gece uçuşan ateşböceklerinin bir an parlaması gibi sevinç ve mutluluk uyandıran, kısa hatıralar edinmeye başlar. Bir gün Portekizli Manuel Valadares’in fiyakalı arabasına yanaşır ve iş başındayken yakalanır. Portekizli poposuna vurarak onu cezalandırır ve çevredeki herkese karşı rezil eder. Yüreği nefret duygusuyla dolan Zeze, sonraları onu yakından tanıma fırsatı bulur ve Valaderes onun hayattaki en sevdiği insan haline gelir. Babasından yediği dayaktan sonra intiharı düşünür ancak Portekizli’nin desteğiyle vazgeçer ve ondan kendisini evlat edinmesini ister. Ne yazık ki buna adamın ömrü yetmez, bir trafik kazası sonucu Portekizli’nin öldüğü haberi gelir. Zeze hayattan kopar, bir süre sonra da yaşadığı anıları anlamlandırıp olgunlaşır. Ne oyunlar, ne de şakalar önemli değildir. Artık yıldızsız bir gece gibi yalnızdır küçük yüreği.
AMA ONU 20 YILDAN FAZLA TAŞIDIM YÜREĞİMDE
1940 yılında çıkardığı Brezilya’nın elmas madenlerinde elmas arayan insanların serüven dolu ilk romanı Yaban Muzu için: “Konuyu kafamda toparlayınca yazmaya başlarım ve bir çırpıda yazarım” diyor. İzlediği yöntem, kitap kafasında yazılana kadar, konusunu uzun uzun olgunlaştırmaktır. Yine kendi anlattığına göre, yazı makinesinin başına geçtiğinde, kitabın çeşitli bölümlerini ayrı ayrı yazabiliyor. Birinci bölümü bitirdikten sonra, aradaki bölümlere el atmadan, sonu kaleme alabiliyor. Bir yıl sonra kaleme aldığı Beyaz Toprak ile beğeni toplayan yazar, daha sonra Evden Uzakta, Sular Çekilince, Kırmızı Papağan ve Ateş Çizgisi romanlarını bizlerle paylaştı. Kayığım Rosinha ile 1961 yılında ününün doruğuna çıktı. Onu dünyaya tanıtan kitabı ise 1986’da çıkardığı Şeker Portakalı‘dır. 12 günde yazmış olduğu kitabı için “Ama onu 20 yıldan fazla taşıdım yüreğimde” der. Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsünü anlattığı bu kitabının ardından Güneşi Uyandıralım ile parlak bir öğrenci olan Zeze’nin sinirli ve huysuz ergenlik dönemine tanık oluruz. Evi değişmiş, zengin ve alıngan bir aile onu evlat edinmiştir. Artık yüreğinde şeker portakalı yerine sevgili kurbağası ve bir de filmlerde görüp gerçek babasının yerine koyduğu Fransız şarkıcı Maurice Chevalier vardır… Zeze daha da büyür ve üçüncü kitap Delifişek’te yeniyetmelikten çıkmış, yaşamın katı gerçeklerini görmüş, özgürlüğünü arayan tam bir delikanlı olarak çıkar karşımıza. 1998 yılında hayata gözlerini yuman değerli yazarın Türkçeye çevrilen eserleri Yaban Muzu, Kayığım Rosinha, Kardeşim Rüzgar Kardeşim Deniz, Şeker Portakalı, Güneşi Uyandıralım, Delifişek, Kırmızı Papağan, Pissy’nin Öyküsü, Japon Sarayı, Kristal Yelkenli ve Çıplak Sokak‘tır.
Vasconcelos ağacı yaşken eğen bir yazar. Eser, Zeze ile aynı yaşları paylaşırken okunması halinde yürekte ve aklıda mühim izler bırakacak, söylenmesi zor yazar ismiyle de küçüklerin dilini bir hayli zorlayacak. Çocukları anlamak güçtür, hele ki büyüyüp de çocuk kalabilmek imkânsızdır. Tüm bunları aşan ve evrensel bir çocuk dünyası yaratan Jose Mauro de Vasconcelos ile siz de bir çocuğun mutlu olması için neler gerekir, çocuk neyi ne için yapar anlayabilirsiniz. Kim bilir belki de bir an olsun dünyaya, ailedeki küçüğün gözlerinden bakabilirsiniz.
Her şeyin yitirildiği toplumsal devinimde o; her insan evladının eline alıp uzun uzun okuması, okudukça beynine ve hatıralarına bakması gereken kitapları dünyaya, en önemlisi de geleceğin sahibi çocuklara kazandırmış, erdemli bir yazar. Brezilya‘da Rio de Janeiro yakınlarındaki Bangu’da doğan Jose Mauro De Vasconcelos, Kızılderili bir anne ve Portekizli bir babanın çocuğu olarak 1920 yılının şubat ayında dünyaya gelir. Hayat, tıpkı romanlarındaki gibi hiçbir zaman kolay olmamıştır. Uğraşmadığı iş kalmamış, acı çekmiş ama yaşadıkları onu kötüleştirmemiş, aksine iyileştirmiştir…
Oldukça yoksul olan ailesi ona bakmakta güçlük çeker ve Vasconcelos, Natal kasabasındaki amcasının yanına gönderilir. Orada dokuz yaşındayken Hotengi Irmağı’nda yüzmeyi öğrenir. Hep ilerde bir gün yüzme şampiyonu olmanın hayallerini kurar. Yüzmek öyle güzeldir ki! Bu sevdasıyla yollarını ayırmayacak, yıllar sonra bir çocuğun hayatını anlattığı üçlemesinin ilk kitabı Güneşi Uyandıralım‘da Zeze’nin en büyük zevki olarak yüzme aşkı tekrar karşımıza çıkacaktır. Jose Mauro liseyi amcasının yanında, Natal’da bitirir. Sonra iki yıl tıp öğrenimi görüyorken öğrenimini yarıda bırakıp yeni hayaller peşinde doğduğu topraklara, Rio de Jenario’ya ya gider. Orada ilk işi boks antrenörlüğü olur. Ardından tarım işçiliği, balıkçılık, heykeltıraşlara modellik, hamallık ve gece kulüplerinde garsonluk yapar. Hayatı boyunca birbirinden alakasız, çok işle uğraşmıştır. Bu durum yazarın çok yönlü kişiliğinin ve içinde bulunduğu arayışın bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Değişik ortamlarda, değişik koşullarda farklı insanlar tanır. Bu da ona yazdığı romanları ve hikâyeleri için mükemmel bir kaynak oluşturur. İyi bir gözlemci ve usta bir yazarın elinde bütün bu hayatlardan pek çok roman çıkar ortaya… Brezilya’nın ormanlarında ya da step bölgesi olan sertaolarda yaşayan insanların, elmas avcısı garimpeiroların, yerlilerin, denizcilerin, değişik insanların ruh hallerini ve yaşamlarından kesitleri, zorlukları, yoksulluğu ve şiddeti tüm çıplaklığıyla anlatır. Bu özelliği Şeker Portakalı/O Meu Pé de Laranja Lima ve onun devam kitapları olan: Güneşi Uyandıralım ile Deli Fişek‘te duygusallığa ve iyimserliğe dönüşür.
ŞEYTANIN VAFTİZ OĞLU
Zeze henüz küçücük bir çocuktur ilk kitapta… Bilinmeyen diyarları isteyen, oralarda yıldızlardan yıldızlara atlayan, bahçedeki şeker portakalı fidanıyla konuşan, hayaller kuran, çok yoksul ve kalabalık bir ailenin çocuğudur. İşsizlik yüzünden bunalan bir baba ve geçimlerini sağlamak için çalışan bir annenin evdeki silik varlığıyla, kardeşlerin sorumluluğunu ağabey ve ablaların üstlendiği aile fertleri Zeze’yi anlamaktan çok uzaktır. Yüreğindeki sevgi açığını kapatmak için hayali arkadaşlar yaratır, onlara isim takar ve onlarla konuşur. Bunlardan biri bir yarasadır. Bir diğeri ise yeni evlerine taşındıklarında her çocuğun bahçedeki ağaçlardan birini seçmesiyle ortaya çıkar: Hiç kimsenin beğenmediği bir şeker portakalı fidanı… Zeze, bu hiç de adil olmayan paylaşımda payına düşeni kabullendiğinde artık bir dostu daha olmuştur. Kalabalık ailesi içinde yaşadığı yalnızlığı mahalleli insanlara şaka yapmakla azaltır. Kara bir çorabı yılan yapması, kilisenin girişine mum sürmesi gibi şakalarının düşünülmemiş, kötü sonuçları olur. Mahallelinin söylediği gibi kendini “şeytanın vaftiz oğlu” sanır. Hâlbuki ince ruhlu zeki bir çocuktur Zeze ama davranışları çevresince bir türlü doğru değerlendirilmez. Öğretmenini mutlu etmek için getirdiği çiçekler sorgusuz, sualsiz hırsızlık olarak değerlendirilir. Babasını mutlu etmek için anlamını bilmediği bir şarkıyı söylemesi sonucunda dayak yer… Zeze’nin aslında iyi ya da kötü olduğu kitapta açıkça verilmemiştir. Çocuk hep ben kötüyüm der ancak yaptığı yaramazlıklar onu kötü yapacak kadar büyük değildir.
Hareket halindeki arabaların arkasına yapışıp rüzgârı ve hızı hissetmek, onun deyimiyle “yarasa olmak” gibi tehlikeli bir oyun bulur. Gece uçuşan ateşböceklerinin bir an parlaması gibi sevinç ve mutluluk uyandıran, kısa hatıralar edinmeye başlar. Bir gün Portekizli Manuel Valadares’in fiyakalı arabasına yanaşır ve iş başındayken yakalanır. Portekizli poposuna vurarak onu cezalandırır ve çevredeki herkese karşı rezil eder. Yüreği nefret duygusuyla dolan Zeze, sonraları onu yakından tanıma fırsatı bulur ve Valaderes onun hayattaki en sevdiği insan haline gelir. Babasından yediği dayaktan sonra intiharı düşünür ancak Portekizli’nin desteğiyle vazgeçer ve ondan kendisini evlat edinmesini ister. Ne yazık ki buna adamın ömrü yetmez, bir trafik kazası sonucu Portekizli’nin öldüğü haberi gelir. Zeze hayattan kopar, bir süre sonra da yaşadığı anıları anlamlandırıp olgunlaşır. Ne oyunlar, ne de şakalar önemli değildir. Artık yıldızsız bir gece gibi yalnızdır küçük yüreği.
AMA ONU 20 YILDAN FAZLA TAŞIDIM YÜREĞİMDE
1940 yılında çıkardığı Brezilya’nın elmas madenlerinde elmas arayan insanların serüven dolu ilk romanı Yaban Muzu için: “Konuyu kafamda toparlayınca yazmaya başlarım ve bir çırpıda yazarım” diyor. İzlediği yöntem, kitap kafasında yazılana kadar, konusunu uzun uzun olgunlaştırmaktır. Yine kendi anlattığına göre, yazı makinesinin başına geçtiğinde, kitabın çeşitli bölümlerini ayrı ayrı yazabiliyor. Birinci bölümü bitirdikten sonra, aradaki bölümlere el atmadan, sonu kaleme alabiliyor. Bir yıl sonra kaleme aldığı Beyaz Toprak ile beğeni toplayan yazar, daha sonra Evden Uzakta, Sular Çekilince, Kırmızı Papağan ve Ateş Çizgisi romanlarını bizlerle paylaştı. Kayığım Rosinha ile 1961 yılında ününün doruğuna çıktı. Onu dünyaya tanıtan kitabı ise 1986’da çıkardığı Şeker Portakalı‘dır. 12 günde yazmış olduğu kitabı için “Ama onu 20 yıldan fazla taşıdım yüreğimde” der. Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsünü anlattığı bu kitabının ardından Güneşi Uyandıralım ile parlak bir öğrenci olan Zeze’nin sinirli ve huysuz ergenlik dönemine tanık oluruz. Evi değişmiş, zengin ve alıngan bir aile onu evlat edinmiştir. Artık yüreğinde şeker portakalı yerine sevgili kurbağası ve bir de filmlerde görüp gerçek babasının yerine koyduğu Fransız şarkıcı Maurice Chevalier vardır… Zeze daha da büyür ve üçüncü kitap Delifişek’te yeniyetmelikten çıkmış, yaşamın katı gerçeklerini görmüş, özgürlüğünü arayan tam bir delikanlı olarak çıkar karşımıza. 1998 yılında hayata gözlerini yuman değerli yazarın Türkçeye çevrilen eserleri Yaban Muzu, Kayığım Rosinha, Kardeşim Rüzgar Kardeşim Deniz, Şeker Portakalı, Güneşi Uyandıralım, Delifişek, Kırmızı Papağan, Pissy’nin Öyküsü, Japon Sarayı, Kristal Yelkenli ve Çıplak Sokak‘tır.
Vasconcelos ağacı yaşken eğen bir yazar. Eser, Zeze ile aynı yaşları paylaşırken okunması halinde yürekte ve aklıda mühim izler bırakacak, söylenmesi zor yazar ismiyle de küçüklerin dilini bir hayli zorlayacak. Çocukları anlamak güçtür, hele ki büyüyüp de çocuk kalabilmek imkânsızdır. Tüm bunları aşan ve evrensel bir çocuk dünyası yaratan Jose Mauro de Vasconcelos ile siz de bir çocuğun mutlu olması için neler gerekir, çocuk neyi ne için yapar anlayabilirsiniz. Kim bilir belki de bir an olsun dünyaya, ailedeki küçüğün gözlerinden bakabilirsiniz.
Etiketler:
delifişek,
jose mauro de vasconcelos,
rio de janerio,
yaban muzu,
çıplak sokak
Usta Kalemlerin Pürüzsüz Tenli Sevgilisi: Moleskine
Hayat hiç eskimeyecekmiş gibi gelir insana. Ama her an eskiyor işte. Deniz kıyısında kumdan yapılmış bir kale gibi yaşadıklarımız da, düşündüklerimiz de zamanın dalgalarında bembeyaz köpüklenip yok oluyorlar. Her kum taneciği zamanın bulamayacağımız enginlerine yol alıyor ve geriye ne düşünceler, ne de yaşananlar kalıyor. Bunun içindir belki de kaydederiz birçok şeyi. Telefon numaraları, doğum günleri, adresler… Derken fikirler yazılır, resimler çizilir kâğıtlara. Bu güne kadar süregelen kaydetme istek ve geleneklerinden biri de Moleskine’ler üzerinde vücut buluyor.
Yıllar önce Fransız çiftçilerin köstebek derisinden ürettiği defterler bugün, dünya çapında satışı yapılan bir markaya dönüştü. Jean-Paul Sartre, Bruce Chatwin, Vincent Van Gogh, Stéphane Mallarmé, André Breton ve daha nicelerinin eserlerini günümüze taşıyor bu kullanışlı deftercikler. Moleskine’lerin kullanıcı mirası öyle güzel ki insan “Bende alsam yazabilir miyim onlar gibi” diye düşünmeden edemiyor. Ama biliyoruz ki defteri açınca nereden çıktığı belli olmayan bir peri değip geçmeyecek elimize. Oscar Wilde, “Defterim olmadan asla seyahat etmem” sözlerini her zaman yanında taşıyıp notlar tuttuğu Moleskine’i için sarf etmiş ve “Tutarlılık hayal gücündeki kıtlıkta sığınılan en son yerdir.” sözleriyle de akıllarımızda yer etmiştir. Neticede söz hep uçan, yazı da hep kalandır. Ona göre; “Sanat, dünyadaki bireyselliğin bilinen en şiddetli halidir” ve bu ne konuşmakla ne de hareketlerden çıkan bir dansla yansıtılabilir.
1977 yılında yayımlanan In Patagonia isimli kitabıyla kendisinden sonraki gezi yazılarına farklılık getiren Bruce Chatwin’in çok kıymetli Moleskine’i için sarf ettiği “Pasaportumu kaybetmek en küçük endişelerimdendi, fakat bir defteri kaybetmek felaketti” sözleri yıllar sonra bile bizleri tebessüm ettiriyor. Her defterinin içerisine ikişer tane adres yazan yazar bir söylentiye göre; Moleskine’lerin artık üretilmeyeceğini duymuş ve korkusundan gidip, yaklaşık yüz tane Moleskine satın alarak kendince bir birikim oluşturmaya kalkışmıştır.
Vincent Van Gogh da Moleskine’lerin sıkı kullanıcıları arasında. Son 10 yılında 900 kadar suluboya-yağlıboya resim ve 1100 karakalem çalışma üreten ünlü ressam “Olayları anında karaladığımdan, tecrübe ettiklerime taslak defterim de şahittir. Taslak defterim, olayları hareket halinde yakalamayı denediğimi gösteriyor. Eğer kişi bir şeyin ustası olup, o şeyi iyi anlarsa; aynı zamanda birçok şeyi anlar ve iç yüzünü kavrar. Resimlerin, ressamın ruhundan gelen, kendilerine özgü yaşamları vardır.” ve “İyi bir resim sevap işlemeye eş değerdir.” sözleriyle sanata, âna verdiği değeri paylaşmıştır bizlerle. Moleskine’in yılmaz kullanıcılarından Ernest Hemingway de yazın dünyasında yerini unutulmaz kılmış yazarlardandır. O, sade cümleleriyle sevilmiş ve yazılarını edebiyatla değil, gözlemleriyle süslemiştir. Her zaman gittiği kafede en sevdiği köşeye oturmuş ve saatlerce yazmıştır. “Tüm yapmanız gereken doğru bir cümle yazmak. Bildiğiniz en doğru cümleyi yazın. Benim amacım, kâğıda gördüklerimi ve hissettiklerimi en iyi, en basit şekilde aktarmaktır. Doğru olan tek bir şey yoktur. Her şey doğrudur.” diyen Hemingway, “Nasıl yazmak gerektiğine dair bir kural yoktur. Bazen kolayca ve mükemmelce gelir, bazen ise kayayı delip dinamitle patlatmak gibidir.” şeklindeki sözlerine hiç yanından ayırmadığı Moleskine’ini de katmış ve “Sen ve tüm Paris bana aitsiniz ve ben de not defterime ve kalemime” demiştir.
Kübizm akımının temellerini atan Pablo Picasso da “Resmetmek, sadece günlük tutmanın bir diğer yoludur.” fikri ile yıllarca Moleskine’lerin daimi kullanıcıları arasında kalmış, belki de küçük defterlerin en önemli kullanıcısı olmuştur. “Bana bir müze verin, doldurayım.” cümlesiyle duyanları hayrete düşüren ve yaratıcılığının sınırsızlığıyla aklımızı zorlayan ressam 91 yaşına kadar yaşamıştır. Picasso’nun 13 binin üstünde resim yaptığı tahmin ediliyor ki bu da ergenlikten ölümüne kadar haftada 3,5 resim yaptığını gösteriyor. Usta ressam “Bilgisayarlar kullanışsızdır. Onlar sadece cevapları verirler” sözleriyle teknolojiye karşı tavrını belli etmiş ve “Her zaman yapamayacağım şeyleri yaparım ki onu nasıl yapabileceğimi öğreneyim. Nesneleri onları düşündüğüm şekilde resmederim, onları gördüğüm şekilde değil.” cümleleriyle de yaratıcılığının sınırsızlığına neyin kaynaklık ettiğini açıklamıştır.
Henry Matisse de karakaplı minik defterlerin daimi kullanıcısıdır ve “Gerçekten yaratıcı bir ressam için bir gülü resmetmekten daha zor bir şey yoktur. Çünkü bunu yapabilmesi için öncelikle şimdiye kadar resmedilmiş bütün gülleri unutması gerekir.” ifadesi Moleskine mirasının nasıl önem kazandığının anlatılmasına gerek bile bırakmamıştır.
Onlar, yaratıcıydılar ve arkalarında tüm yazar ve çizerlerin kullanabileceği muhteşem bir gelenek bıraktılar. Geleneği oluşturan bir diğer yöntem ise Moleskine’lerin edebiyat çevrelerince bir hediye olarak verilmesiydi. Özendirici mirasıyla gelenek devam ettiriliyor ve defterlerin kullanıcıları artıyordu. Gençliğinde yürüttüğü politik çalışmalar nedeniyle işkenceye uğramış ve 25 yaşında ülkesini terk etmek zorunda kalmış yazar Luis Sepúlveda; “Güney yarımküredeki bir limanda denizin karşısında bir şarap fıçısına oturdum, Bruce’un (Chatwin) bana bu gezi için verdiği bir sanat parçası olan hakiki Moleskine’e bazı notlar karalıyorum.” Sözleri ile bu geleneği anlatmaktadır.
Moleskine’ler sinema dünyasında da kullanılmış ve Amelie, Şeytan Marka Giyer,Da Vinci’nin Şifresi gibi ünlü yapımlarda minik defterlere yer verilmiştir. İnsanoğlunun uçucu düşüncelerinin havada savrulmasını engelleyecek tek çözüm, onları hatırlatacak bir şeyler bulmaktır. Çoğu zaman saçma gelen, yergi ve düşmanlıkla karşılanan düşünceler yıllar sonra değerlenmiştir. Bugün size bile saçma gelen, paylaşmaktan kaçındığınız düşünceleriniz ya ilerde birilerini bulup kendini okutur, kendine baktırırsa?Aklınıza gelenler için kalem oynatmaktan çekinmeyin. Kim bilir belki de gelecekte biri Moleskine konulu bu yazıyı tekrar yazacak ve sizin isminizi anacak…
Etiketler:
andre breton,
bruce chatwin,
moleskine,
stephane mallarme,
vincent van gogh
Taçsız Besteci: Paul Misraki
İnsanlar yaşamları boyunca birçok şey yapabilir. Ya da hiçbir şey yapmamayı seçebilir. Şüphesiz Paul Misraki birçok şey yapmayı değil, her şeyi yapmayı seçmiş, üstelik girdiği her müzik işinde de başarılı olmayı başarmış ancak ödüllendirilmemiş bir bestecidir.130 filmin müziğine imza atan Paul Misraki; Yeni Dalga’nın yaratıcılarından Jean Luc Godard’tan, çökmekte olan Avrupa kültürünün trajikomik eleştirisi hakkındaki Oyunun Kuralı filmi ile ortalığı karıştıran ve filmin gösterimini yapan sinema salonlarının kundaklanmasıyla karşılaşan ünlü yönetmen Jean Renoir’e kadar birçok yönetmene unutulmaz film müzikleri bestelemiştir.
Takvimler 1908’i gösterdiğinde İstanbul’da Kanun-ı Esasi yeniden yürürlüğe girmiş ve Hürriyet Bayramı olarak sevinçle kutlanmıştı. 1908 yılının ocak ayında, Osmanlı İmparatorluğu’nda dünyaya gelen besteci Paul Misraki, Fransız ve Yahudi aile kökenlerine sahiptir. Onun hayatı; “Müzik bir disiplin işidir ve küçük yaşta başlandığı takdirde iyi sonuçlar verir” diyenleri doğrular niteliktedir. Henüz dört yaşındayken piyano eserleri Misraki’nin parmaklarında hayat bulmaya başlamıştır. Bunu izleyen yıllarda da yeteneğini geliştirmiş ve çocuklar için yaratılmış bestelerin basit notalarına bastığı minik parmaklarıyla müzik hayatına yön vermeye başlamıştır. Yedi yaşına geldiğindeyse çalıştığı eserlerin yerini daha klasikleşmiş, daha önemli eserler almıştır. Paris’e klasik eserler öğrencisi olarak gitmiştir. Müzik kariyerine adım attığı bu okulda hayatında hiç beklemediği değişiklikler yaşayacak ve küçük yaşlarından beri tutkuyla çaldığı piyano gelecekteki mesleği olacaktır. Misraki, başarılarıyla popüler bir caz piyanisti ve aranjör olarak uzun yıllar adından söz ettirecek ve müzik tarihinin önemli isimleri arasına parlak bir giriş yapacaktır.
Lumiére Kardeşler’in sinemayı keşfinin üzerinden yıllar geçmiştir ve 15 dakika ile sınırlı olan filmler gitmiş, yerine konulu ve kurgulu filmler gelmiştir. Ses sinemayı daha eğlenceli ve güzel kılmış ancak belki de dillerin farklılığı ile sinema görüntülerinin sade evrenselliğinin bozulmasına yol açmıştır. Tabii bu dönemde sesin gelişiyle bir takım teknik sorunlar da ortaya çıkmıştır. Jean Roneir de film müziği ile ilgilenmeye başlamış ve kompozitörlük için çalışmalarına başlamıştır. Jean Roneir’in ilk sesli filmi olan 1931 yapımlı On Purge Bebe’nin müziklerini besteleyen Paul Misraki, başarılı besteciliğiyle ünlü yönetmenin büyük beğenisini kazanmıştır. Almanya’da ikinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği sırada kısa bir Arjantin serüveni yaşayan Misraki hemen arkasından Hollywood’a gitmiştir. Paul Misraki’nin kompozitörlüğüne önem veren ve bestelerini sinema filmlerinde kullanmak isteyen Renoir için mükemmel bir fırsattır bu. Misraki, Jean Renoir’in Amerika’da ürettiği tüm filmleri için müzik yapmıştır. İlklere imza atan yapımlarda yer alan Misraki’nin başarısı Jean Renoir ile sınırlı değildir elbette. Dünyanın en eski film festivali olan Venedik Film Festivali‘nin büyük ödülü Altın Aslan‘ı kazanan ilk film olan Manon‘un müziklerini de Misraki bestelemiştir. Yönetmenliğini Henri Georges Clouzot’un yaptığı film, Abbe Prevost’un 1731 tarihli Manon Lescaut romanından uyarlanmıştır. Filmde İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerle işbirliği yaptığına inanılan bir kadının köylülerin elinden kurtarılması ve onu kurtaran Fransız direnişçisinin öyküsü anlatılır. Savaş yıllarından sonra yeniden Fransa’ya dönüş yapan usta besteci 1950’ye geldiğinde film müziği işleri bir rutin haline gelmiş ve yıl içinde birden çok esere imza atmıştır. Bunların içerisinde Jean Luc Godard’ın 1965 yapımlı Alphaville‘si de vardır. Her şeyin karanlığa büründüğü filmde, Amerikalı dedektif Lemmy Caution’un farklı bir gezegenin uyguladığı baskı ile yönetilen Alphaville isimli başkente gitmesi konu alınır. Amacıysa ülkenin Alpha 60 isimli robot başkanına suikast düzenlemektir. Bunun için uğraş verirken Natacha isimli çekici bir kadına kalbini kaptıran Lemmy amacına giden yolda en büyük engel oluverir kendisine. Natacha, yok edeceği Alpha 60 isimli robot başkanı tasarlayan bilim adamının kızından başkası değildir. Tüm görüntülerin siyahî bir karanlığa büründüğü film Yeni Dalga akımının öncülerinden Godard’ın imzası ve Misraki’nin yaratıcı müzikleriyle deneysel bir bilimkurgu olarak yıllara meydan okumaktadır. Misraki’nin sanatçı yönü müzik kariyeri ile sınırlı kalmamıştır. 1946 yapımlı Amerikan filmi Tourbillon de Paris‘te, Henri Diamant-Berger’in yönetmenliğinde aktörlük yapan besteci filmde, kendisiyle aynı ismi taşıyan Paul karakterini canlandırmıştır. Sinema alanındaki müzik kariyeri ise devam etmiş, karakterlerinin giydiği şapkalarla kişisel farklılıkların yaratıldığı bir başka filme, Amerikan filmlerine hayranlığıyla bilinen Jean Pierre Melville’nin Le Doulos‘una bestelediği esrarengiz müzikleriyle izleyen herkesi merakta bırakmış ve ürpertmiştir Misraki. Film, hapisten yeni çıkmış bir adamın hiç vakit kaybetmeden bir soygun planına girişmesini ve bunun için de yakın arkadaşı Silien’den yardım istemesini konu almıştır. Bilmediği ise dostu Silien’in polis için çalışan bir muhbir olduğudur. 1962 yapımlı film, Melville’nin la Samourai ile başladığı üçlemesinin habercisi gibidir. Karakterlerin iyi yönleri ile kötü yönleri birbirine girmiştir. Karakterlerin taktıkları farklı şapkalarla bizleri tuhaf bir haleti ruhiyeye sokar film. Yine Yurttaş Kane isimli filmi ile günümüzde bile “yapılan en iyi film” payesini alan Orson Welles’e, macera ve gerilim filmleriyle izleyicileri sinema koltuklarına bağlayan Claude Chabrol’a, bir kadının gözbebeklerinin ustura ile kesilişini gösteren Bir Endülüs Köpeği isimli ünlü gerçeküstü-klasik filmin yaratıcısı Luis Bunuel’e ve tüm bu ünlü yönetmenlerin yanı sıra Jacques Becker’a, Jean-Pierre Melville’ye, Roger Vadim’e de unutulmaz film müzikleri bestelemiştir. Ve Tanrı Kadını Yarattı Brigitte Bardot’yu unutulmaz kadın yapan filminmüziklerine de imza atan usta besteci ilklere imza atmasına ve çok önemli yönetmenlerle çalışmasına rağmen ödüllendirilmemiştir. Misraki, 90 yaşında Paris’te hayata veda etmiştir.
Etiketler:
jean luc godard,
le doulos,
manon lescaut,
paul misraki,
venedik film festivali
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)