<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-8872284434640153287</id><updated>2011-10-16T08:58:10.643-07:00</updated><category term='tiyatro'/><category term='le doulos'/><category term='Ayşenil Şamlıoğlu'/><category term='rio de janerio'/><category term='masal'/><category term='jose mauro de vasconcelos'/><category term='sanatkarlar sokak'/><category term='gece yarısı kovboyu'/><category term='berrak sırma'/><category term='avatar'/><category term='John Barry'/><category term='üniversite bitti'/><category term='jean luc godard'/><category term='yeni antika'/><category term='tatil'/><category term='düşler ülkesi'/><category term='andre breton'/><category term='Alican Yücesoy'/><category term='james matthew barrie'/><category term='stephane mallarme'/><category term='çıplak sokak'/><category term='delifişek'/><category term='dimitri tiomkin'/><category term='altıdan sonra tiyatro'/><category term='Sevinç Erbulak'/><category term='moleskine'/><category term='film müziği bestecisi'/><category term='james cameron'/><category term='bruce chatwin'/><category term='kahraman şerif'/><category term='battal gazi'/><category term='göl'/><category term='paul misraki'/><category term='hayıflanma'/><category term='Prenses'/><category term='kumbaracı 50'/><category term='okul'/><category term='Redd'/><category term='kadıköy'/><category term='çerkez tavuğu'/><category term='yaşlı adam ve deniz'/><category term='Çağan Irmak'/><category term='sinema'/><category term='haluj'/><category term='tinkerbell'/><category term='out of africa'/><category term='Uyku'/><category term='wendy'/><category term='ritsa'/><category term='ilkokul'/><category term='sanatkar'/><category term='Prensesin Uykusu'/><category term='yemek'/><category term='yaban muzu'/><category term='peter pan'/><category term='Çağlar Çoruhlu'/><category term='manon lescaut'/><category term='new antique'/><category term='iş yaşamı'/><category term='film'/><category term='venedik film festivali'/><category term='fikret tekiner'/><category term='vincent van gogh'/><title type='text'>Berrak Sırma</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://berraksirma.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Berrak Sırma</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17878986717184799023</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TTwip2oud0I/AAAAAAAAADo/a0EOopqFNoQ/s220/nxnxnxitled.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>16</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8872284434640153287.post-478069749111539244</id><published>2011-07-04T13:05:00.000-07:00</published><updated>2011-10-16T08:58:10.667-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iş yaşamı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='üniversite bitti'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='okul'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tatil'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hayıflanma'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ilkokul'/><title type='text'>Mokoena Gibi Atlıyor Zaman...</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Kimimizi altı yaşında götürdüler oraya, kimimizi yedi. Bak dediler: “Bu sıra, bu masa, bunlar da arkadaş. Hepsi ne cici.” &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 263px; DISPLAY: block; HEIGHT: 162px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5625594110254030098" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-yOGQNex0j3I/ThIgCaA4nRI/AAAAAAAAAE4/y_iT7zWSvzc/s200/1_-s%2525C4%2525B1n%2525C4%2525B1f-karne-1024x665.jpg" /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;br /&gt;Herkes oradaydı sanki! Dünyada bu kadar çok çocuk var mıydı gerçekten? Boylarımız o kadar kısaydı ki öğretmen hemen seçiliyordu. İlerleyen yıllarda bu boy farkının zararını kopya çekemeyerek anlayacaktık tabi… &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Okul hayatının en güzel anları teneffüslerde geçerdi… Dersler neyse de o saatlerce süren, hışırtılı uğraşlar sonucunda kaplanan kitaplar! Bugünlerde özleyeceğim aklımın ucundan geçmezdi. Hepsini çantama koyduğumda böcek gibi sırt üstü düşeceğim zannederdim. Zaten ömrü karşısına çıkacak problemleri çözmekle geçecek bizlere hangi akla hizmet o problemleri dayarlardı bilmem. Ama teneffüslerde portakallı Cino yiyebilmek bile o problemlerle uğraşmaya değerdi. Cin de o zamanlar 3 harfli değil, yenebilir bir bisküviydi. (Daha eski okul kantinleri için Bkz: Devlet Bahçeli ve Püskevit) Zaten enerji taşan bünyelere neden bir hışımla da biz enerji depolardık bilmem ama bunların sonucunda okul bahçesindeki haşarılıklarımız hiç bitmezdi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim ne derse desin küçüklük yaralanmalarının en delileri de hep okulda bulmuştur bedeni. Düşe kalka o sakız gibi, bembeyaz okul çorapları itinayla parçalanırdı. Acıyla hemen gözden iri bir damla yaş süzülür, yüz ekşitilir ve ağız bağırmak için aniden açılırdı. AMA! Evde değil de okulda olduğunun farkına vardığında... Arkandan “bebe” demesinler diye o çeneyi zorla kapar, yüzü gökyüzüne çevirip tuzlu gözyaşını eritirdin. Zaten böyle zamanlarda o, derste senin saçını çekip atkuyruğunu bozan tiplerden biri sırada asla göstermediği nezaketi gösterip yanına gelir, üzülerek yardım etmeye çalışırdı. Ecza Dolabında ikinci bir kriz anına kadar barış temsilcisi olurdu...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Zaman, ne ara attığını fark etmediğimiz boyumuz gibi işte... Uzun atlamada parmak ısırtan Godfrey Mokoena gibi pat diye bugünlere attı bizi. Bugün dediğim zaman, üniversiteyi bitirdiğim günlere tekabül ediyor bende. Hele bir de “geçici mezuniyet belgesi”nin gerekli koşullarını okuduysan, tamamdır. Her yaz tatilinden sonra döndüğün okul artık yok. Her ara dönemde duymaya alıştığın “sen şimdi kaça geçtin?” sorusu yok. En geçerli bahane olan “okuyom ben ya” kalıbı da artık hayatında yok. En kötüsüyse “iş” denen musibette, yıllarca bünyeye dikte edilen saat 3’te paydos ve iki gün hafta sonu tatili de yok!&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8872284434640153287-478069749111539244?l=berraksirma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berraksirma.blogspot.com/feeds/478069749111539244/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2011/07/kimimizi-alt-yasnda-goturduler-oraya.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/478069749111539244'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/478069749111539244'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2011/07/kimimizi-alt-yasnda-goturduler-oraya.html' title='Mokoena Gibi Atlıyor Zaman...'/><author><name>Berrak Sırma</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17878986717184799023</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TTwip2oud0I/AAAAAAAAADo/a0EOopqFNoQ/s220/nxnxnxitled.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-yOGQNex0j3I/ThIgCaA4nRI/AAAAAAAAAE4/y_iT7zWSvzc/s72-c/1_-s%2525C4%2525B1n%2525C4%2525B1f-karne-1024x665.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8872284434640153287.post-9117967105768745936</id><published>2011-02-24T16:11:00.000-08:00</published><updated>2011-02-25T13:46:00.084-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:180%;color:#6633ff;"&gt;Yarım Ay&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;Henüz beş yaşındaydım… Mutfaktaki turuncu masanın önünde durmuş babaannemin yaptığı irmik tatlısına bakıyordum. Öğleden sonra teyzeler toplanacak; birbirlerine dönüp tek tek nasılsın diye hal hatır soracaktı. Bir ara yanlarına gidip hoş geldiniz demem gerekiyordu ama zamanı iyi ayarlamalıydım. Erken gidince bütün selamlaşma faslına tanık, geç gidince de lütfetmemiş gibi ayıp etmiş olacaktım. Babaannem telefonla konuşuyordu ama ne dediğini bir türlü duyamıyordum. Zaten bunların yahut mutfaktan taşan hamur işlerinin masadaki irmik tatlısının yanında hiç bir önemi yoktu. Bizimkiler hala o kadar tatlı çeşidi varken irmik düşkünlüğüme anlam veremediklerini söyler. Belki sırf babaannem yaptığı için belki de hakikaten kimse onun gibi yapamadığı için…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Borcam kasedeki tatlıya servis edilmeden önce dokunmak çok ayıptı. Sonra misafirler dokunulmuş yiyeceği mi yiyecekti? Bu sözler kafamda kaç saniye döndü bilmiyorum ama dedemin ayak sesiyle kafamı bir saniyede koridora döndürdüğümü hatırlıyorum. Avucunu açıp ince, gümüş bir kolye gösterdi. Sonra boynuma taktı ve ucunda ne olduğuna bile bakmadan o günü geçirdim. Televizyonun karşısında uyuklarken batmasın diye boynumdan çıkarttıkları o kolye hep benim olanlar arasında kaldı. Yıllar içinde yanına yeni hediyeler, rozetler, yüzük ve küpeler geldi…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;Alışkanlığımdır; değerli birisinden hediye aldığımda üstüne titrer, başına bir şey gelmesindense bir kenarda olmasını ama sapasağlam durmasını tercih ederim. Bugün takı kutusunu yerleştirirken elime bir yarım ay geçti. Mutfaktaki turuncu masanın önünde dedemin boynuma taktığı yarım ay. Yıllardır elime almış, boynuma takmışlığım yoktu; karşımda gördüğüme şaşırdım. Üzerinde yazan divisi ma’yı da bu şaşkınlıkla gördüm. Hediye edilenlere değer vereceğim derken değersizleştirdiğim için... Deliler gibi sevdiğim bir insanın en güzel hediyesini görmezden gelecek kadar körleştiğim için... Gömleğimin kolları kullanılmaz hale gelene kadar ağladım... Bir süre sonra sevinip gülümsedim de. Yıllar sonra karşıma çıktığı için... Geç keşfetmenin unutulan anları tazeleyen, dua ettiren, hala özleyebildiğini hissettiren, hem üzüp hem güldüren yanları da varmış; bilmezdim. İnternette yazdığına göre devamında sempre uniti yazması gereken, ikiye ayrılabilen kolye uçlarındanmış. Diğer ucunda muhtemelen güneş olan kolye nerededir, kimdedir bilmiyorum. Sabah makul bir saate kadar dayanıp babaannemi arayacağım. Küçükken bir şeyden korktuğumda dedem: “bak ben ‘a’ desem gelirim, korkma” derdi. Şimdi burada değil ama ben 'a' desem geleceğini biliyorum. Çünkü biliyorum ki; bölünmüş ama hala birlikte.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8872284434640153287-9117967105768745936?l=berraksirma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berraksirma.blogspot.com/feeds/9117967105768745936/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2011/02/yarm-ay-henuz-bes-yasndaydm-mutfaktaki.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/9117967105768745936'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/9117967105768745936'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2011/02/yarm-ay-henuz-bes-yasndaydm-mutfaktaki.html' title=''/><author><name>Berrak Sırma</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17878986717184799023</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TTwip2oud0I/AAAAAAAAADo/a0EOopqFNoQ/s220/nxnxnxitled.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8872284434640153287.post-7028250573414688604</id><published>2011-01-23T08:50:00.000-08:00</published><updated>2011-02-25T13:55:55.559-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="COLOR: rgb(255,255,153);font-size:130%;" &gt;&lt;strong&gt;Neticede Yazdır... Artık Gelsin Dediğimdir!&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5565428814574723378" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; HEIGHT: 222px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TTxgBRtzITI/AAAAAAAAAEQ/JjRDAnDWGvg/s320/aaaaassasass.jpg" border="0" /&gt; &lt;span style="COLOR: rgb(51,102,102);font-size:130%;" &gt;Her gün sıcağın alnında toplanılır, dalı budağı ezber edilmiş ağacın gölgesine sığınılır. Yönü ezile ezile değiştirilmiş çimlerin üstüne plastik sandalyelerin ayakları bastırılıp oturulur. İnsan insanı her gün görünce hakkında bilmediği şey kalmaz pek. Bundan olsa gerek bizim orada konular her gün devam eder, gelişir ama değişmez. İşte ilk dokuz dakika yan masanın dinlese de anlayamayacağı o devam muhabbetleriyle geçer. Bazen içimden, belki anlasalar faydaları dokunur, kolaylaşır diye düşünürüm. Bazen, belki diğerleri de öyle düşünür ama bozmayız kuralı. Olaylar bizimdir, bizim kalır. Sessizce masada biriken gazetelere uzanırız. Derken sodalar gelir. Bir elle gazeteyi tutup diğer elle sodaya uzanırken nereden geldiği bilinmeyen ancak hep gelen o rüzgar gazeteyi dağıtır. Hışırtıyla cenk edilen gazete tomarı tekrar adam edilir ama eski jiletliği asla geri gelmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafalar gazetelere yumulmuş, henüz ekler için kavga verilmezken biri bisikletiyle yanaşıp hal hatır sorar, festival haberi verir. Ne festivali olduğu, kimlerin gideceği, kimlerin sahne alacağı isteksizce sorulur. Duyulmayan festival yenidir ve illa çeşitli aksaklıklar çıkacaktır. Üstelik bir kısmı sırf kız kesmek için kamp kuracak ve diğer kısmı da yaz sıcağına bakmadan, günlerce siyah giyinerek bizi bizden alacaktır. Bu düşüncelerden sonra yanıt genelde “hayır”la vuku bulur. Üstüne birisi illa “Bak biz program yapalım, daha çok eğleniriz” girizgahı yapar. Acelemiz varmış gibi ertesi güne ayarlanır çıkış tarihi. Anadan, babadan araba istemelere, bir önceki programdan sonra kaderine terk edilen çadırın yeniden ölçümlerine başlanır. Gidilen yere varılır, çadırlar kurulur da kazıkları üstüne taş aramaya bile çıkılır ama kimin kimle yatacağı hala tartışılır. Tam kim hangi çadırda kalacak tartışması bitmişken illa birinin matını kilometrelerce ötedeki evinde unutası gelir! Bu yeni bir beyin fırtınası ve yeni bir düzenleme gerektirse de ilkinden daha kolay uzlaşılır. Sıcak basar… Birden denize dalar, kendini ileriye çekerken üşüyen kollarına bakarsın. Ardından biri daha dalar. Yavaşça dönüp arkana bakarsın. Jaws gülüşüyle yaklaşan arkadaşını görüp avucuna kum biriktirirsin. Yukarıya çıkıp kozunu oynarken herkes denize girmiş, düşmanını bellemiştir! Üçüncü Dünya Savaşı'ndan sonra durulan bünye üşür… Topluca çıkıp havlulara sarınılır. Anneler aramış mı diye telefonlara bakarken denizde durulan saatin çokluğuna şaşılır. Ayaklar kuma yumulup “Ulen bizim oradaki deniz buradakinden güzel. Biz ne demeye geldik bu kadar yolu?” konuşması geçer. Bizim deniz hakikaten güzeldir. İnsanlar tatil diye rezervasyon yaptırıp gelir. Ama işte orası bizimdir, burası da onların! Bir gün önce konuşulan olaylara, hayallere, aşklara yeni ihtimaller ve planlar eklenir. Derken bir bakmışız duşa ilk kimin gireceğini, gece ne yiyip nereye gideceğimizi konuşur olmuşuz… Neticede yazdır... Yaz geçirilsin diye gidilen yazlıktan kaçacak kadar güzel bir zamandır. Herkesin tatili çok, harçlığı pek, vücudu genç ve izni boldur. Üstelik, herkesin herkesi hala hayattadır… Neticede yazdır… Artık gelsin dediğimdir!&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8872284434640153287-7028250573414688604?l=berraksirma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berraksirma.blogspot.com/feeds/7028250573414688604/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2011/01/neticede-yazdir.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/7028250573414688604'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/7028250573414688604'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2011/01/neticede-yazdir.html' title=''/><author><name>Berrak Sırma</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17878986717184799023</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TTwip2oud0I/AAAAAAAAADo/a0EOopqFNoQ/s220/nxnxnxitled.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TTxgBRtzITI/AAAAAAAAAEQ/JjRDAnDWGvg/s72-c/aaaaassasass.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8872284434640153287.post-6185724875766292927</id><published>2010-12-28T11:51:00.000-08:00</published><updated>2011-01-23T04:49:29.043-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='film müziği bestecisi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='wendy'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='berrak sırma'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tinkerbell'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='peter pan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='james matthew barrie'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='düşler ülkesi'/><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="color:#006600;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#6633ff;"&gt;VAR OLMAYAN ÜLKE’NİN KAYIP ÇOCUKLARI&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TRpDnjY_YeI/AAAAAAAAACw/EH4BA6BlIyM/s1600/peterpan1.jpg"&gt;&lt;span style="color:#006600;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5555827437108945378" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 311px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TRpDnjY_YeI/AAAAAAAAACw/EH4BA6BlIyM/s400/peterpan1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#006600;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#9999ff;"&gt;Olmayan bir ülkede hep çocuk kalmak ister miydiniz? Nerede başlayıp bittiği belli olmayan suları keşfetmek, denizkızlarıyla yüzmek ve bir perinin üzerinize serptiği tozlarla uçmak… Bunları, belki daha da fazlasını yapabilir miydiniz? İçinden “Yok artık daha neler!” diyenleri, “Bunlar masallarda olur yahu deli mi bu?” diye soranları duyar gibiyim. Kendimizi avutmaya ve hayallerimizin üstünü kapatmaya öyle alışmışız ki! Biz bile inanmışız “aslında” istemediğimize. &lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color:#9999ff;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5555827535598836834" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TRpDtSSz3GI/AAAAAAAAAC4/6JYaPoHYVOM/s400/Peter-Pan-and-Wendy-Darling-disney-couples-6394787-638-478.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;SİHİRLİ PERİ TOZU&lt;br /&gt;Gelin, bir yolculuğa çıkalım… Bundan yıllar evvel yazılmış, hiç gitmediğimiz ve tek kelimesine bile aşina olmadığımız uzak diyarların dillerine çevrilmeyi başarmış bir kitabın kapağını açalım. Hep çocuk kalmak isteyen ve bizlere yıldızlar kadar uzakta kalan bir yerde, Var Olmayan Ülke’de yaşayan Peter Pan’a dokunalım. Henüz yedi günlük bir bebekken uçup giden, kanatsız bir çocuktur Peter Pan. Londra’daki Kraliyet Sarayı’nın yakınında, büyük parkın içinde yer alan Kensington bahçelerine uçan ve orada karşılaştığı perilerle arkadaşlık eden bir yaramazdır. Peri mi dedim? Ha, evet çocuklar neredeyse orada biten ve dans etmeye doyamayan renkli birer çiçektir onlar. Siz perilere inanmaz mısınız? O halde hiç görmediniz de. Çünkü periler, kendilerine inananlara görünürler sadece ve saçtıkları özel bir tozla hayalleri gerçekleştirirler. Bunun içinse tek bir kural vardır: Tertemiz, çocuk bir kalbin içten bir istekte bulunması. Var Olmayan Ülke’de (Neverland) çocuk çetesi ile maceradan maceraya atlayan Peter Pan, zamanının büyük bir kısmını oyunlarla ve hazine peşinde koşan Kaptan Hook'a meydan okumakla geçirir. Bu sırada yanından ayrılmayan perisi tinkerbell ise minik kanatlarıyla dans ederek uçar ve etrafa saçtığı peri tozu ile çocukların hayallerini gerçekleştirir. Darling’lerin üç çocuğu; Wendy, John ve Michael bir gece Peter Pan’ın peşine takılırlar ve gökyüzünde süzülerek Olmayan Ülke’ye giderler. Buradaki kayıp çocuklarla, denizkızlarıyla karşılaşır, korsanların kötü ruhlu lideri Kaptan Hook’la savaşırlar. En önemlisiyse inanarak ve hayal kurarak yakalayacağımız mutlulukları hatırlatırlar. Birçoğumuzsa bu duyguları hangi korkular ve yenilgilerle, ne zaman kaybettiğini hatırlamıyordur bile.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#9999ff;"&gt;KÜÇÜK BİR ÖMÜR&lt;br /&gt;Peter Pan kitabı, yerliler olarak da bilinen Kızılderililerin barbar resmedilişi nedeniyle ırkçılık suçlamalarına maruz kaldıysa da çeşitli araştırmacı ve yazarlar kitabın yazıldığı dönemin atmosferi içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini savunur. Kaldı ki öykünün günümüz kitap ve sinemalarına uyarlanan sürümlerinde bu soruna rastlanmaz. Zaten Peter Pan’ın ve kitabın yaratıcısı James Matthew Barrie’nin hayatı düşünüldüğünde kimse onun böyle bir şeyi amaçlamadığını aklına getirmez. Barrie, henüz altı yaşındayken ağabeyini kaybeder. On üç yaşındaki çocuğunu kaybeden annesiyse büyük bir bunalıma girer ve Barrie’yi hep kaybettiği oğlunun yerine koyar. Bu durum Barrie’nin ölen ağabeyinden sonra bir ömür boyu on üç yaşında kalmasına sebep olur. Psikojenik cücelik denen hastalık nedeniyle Barrie’nin boyu yetişkin biri olduğunda bile 140 olarak kalır. Kim bilir belki de bu rahatsızlık onun hep çocuk kalmak istemesine neden olur ve Barrie, dünya çocuk edebiyatının en başarılı örneklerinden birine imzasını atar. Dünyanın dört bir yananındaki çocuklara hayallerini veren J. M. Barrie, bununla da yetinmez ve kitabının tüm yayın haklarını Great Ormond Street Hospital (G.O.S.H.) adında bir çocuk hastanesine bağışlar. 1929 yılında yapılan bu cömert yardımla oyunu sahneleyen ya da kitabı basan, alan herkes bu hastaneye telif ödemiş olur. 2008 yılında kesildiğini öğrendiğimiz telif akışı bunca zamandır, hangi ırktan olursa olsun kim bilir kaç hasta çocuğun iyileşmesini sağladı. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#9999ff;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color:#9999ff;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5555827626651737106" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 267px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TRpDylfg3BI/AAAAAAAAADA/CAccXZUBEtA/s400/PeterPan%2528450x300%2529.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyümeyen Çocuk ismi ile 1904 yılında sahnelenen Peter Pan, 1911 yılında Peter Pan ve Wendy ismi ile romanlaştırıldı. Bu değişim, hikâyenin daha da çok sevilmesine neden oldu. Peter Pan’ın arkadaşı olan Wendy’nin ismi yazarın hayal gücünden ortaya çıkan bir kelime olsa da pek çok aile kız çocuklarına bu adı koydu. Çok kez sinemaya uyarlanan Peter Pan’ın en başarılı sürümüyse Paul John Hogan yönetmenliğinde, 2003 yılında çekildi. Büyüsek de çocuk kalmayı denelim ve bir oyunluk da olsa unuttuğumuz hayallerin peşinden Düşler Ülkesi’ne gidelim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8872284434640153287-6185724875766292927?l=berraksirma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berraksirma.blogspot.com/feeds/6185724875766292927/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2010/12/var-olmayan-ulkenin-kayip-cocuklari.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/6185724875766292927'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/6185724875766292927'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2010/12/var-olmayan-ulkenin-kayip-cocuklari.html' title=''/><author><name>Berrak Sırma</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17878986717184799023</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TTwip2oud0I/AAAAAAAAADo/a0EOopqFNoQ/s220/nxnxnxitled.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TRpDnjY_YeI/AAAAAAAAACw/EH4BA6BlIyM/s72-c/peterpan1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8872284434640153287.post-259909075094897189</id><published>2010-12-28T11:45:00.001-08:00</published><updated>2010-12-28T12:19:35.449-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kadıköy'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sanatkar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sanatkarlar sokak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fikret tekiner'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yeni antika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='new antique'/><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;span style="color:#330033;"&gt;Yeni Antika&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TRo-coaQEnI/AAAAAAAAACY/zcjnksP6MNo/s1600/t-sokagi.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5555821751919710834" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TRo-coaQEnI/AAAAAAAAACY/zcjnksP6MNo/s400/t-sokagi.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#663333;"&gt;Yanınızda kitap götürseniz, etrafa bakmaktan okuyamazsınız. Arkadaş götürseniz,satılan eşyalardan başka bir şey konuşamazsınız. Hem Kafe hem de sanat galerisi olarakişleyen New Antique’e hoş geldiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nice vapurun, nice yolcunun ve nice hayatın karıştığı yerdeyiz. Minik elleriyle dümbeleğedokunan çalgıcı çocukları, yıllarca süren tadilatından sonra bizlere güzelim hüsnü cemalinigösteren Süreyya Operası, emektar kırmızı tramvayı, Boğa’sı, sakin ve nezih insanı, esnafı vetüm bunların üzerine yerleştiği Bahariye’si ile Kadıköy’deyiz.Bu hafta Bahariye’nin Sanatkârlar Sokağı’na düşürdük yolumuzu ve hem sanat galerisi hemde kafe olarak işletilen, ilginç bir mekanda bulduk kendimizi. New Antique, ışıklı tabelası veheykel garsonuyla ta sokağın başından selamlıyor ziyaretçilerini. Gitgide yaklaştığım binası,bir başka şehre ve bir başka zamana taşıyor gözlerimi. Henüz, havalar iyice bozmamışkenniyeti, sokaktan çiçekliklerle ayrılmış masaları sıcak bir çay ya da kahve keyfi için fısıldıyorkulaklarınıza. Yok, rüzgâr çarpar, ben çabuk üşütürüm diyorsanız; bilin ki hiç pişmanolmayacaksınız! Kapısını açıp girdiğinizde çapkın bir maymunun sesiyle karşılaşacaksınız.Mutsuz bir gününüzdeyseniz bu laf atma merasimi de sevinç yaratabilir elbet ama kafanızıkaldırıp etrafınıza baktığınızda emin olun, dünyanız değişecek. Hem kafe hem de sanatgalerisi olarak hizmet veren New Antique, Ali Suavi heykelinin ve Sanatkârlar Sokağı’nınyaratıcısı olan, İç Mimar ve Dekoratör Fikret Tekiner’e ait. Fikret Bey, uzun yıllar yurtdışında yaşamış. Yurda dönüş yaptığında ise kendi işleri dışında bir de çok sevdiği atlarıunutmamış, onlar için Marmaris’te büyük bir çiftlik açmış. Kendisiyle işlettiği kafe ve icraettiği sanatı hakkında bir şeyler öğrenmek adına tanıştık ama geçmişe, geleceğe ve hayatadair öyle güzel konuştuk ki! New Antique’te tavsiye edeceğim ilk şey Fikret Bey’i boş biranında yakalayabilirseniz tanışmanızdır ama o boş zamanı bulmak biraz güç olabilir. ÇünküFikret Bey kafe içerisinde hayran hayran baktığımız eşyaları hemen yan sokağında yer alanatölyesinde, çıraksız üretmeye devam ediyor.Kafenin birinci katında sükûnet ve hafif, tatlı bir loşluk karşılıyor ziyaretçileri. Etraf dahenüz hepsini inceleme fırsatı bulamadığım bir sürü sanat eseriyle bezeli. Masaların hemenkarşısında bir camekan, içerisinde de minicik eşyalarla, eksiksiz düzenlenmiş bir oda yeralıyor. Minyatür odaya bakarken sizin dahil, oyuncaklarınızın, giysilerinizin, hayatınızınbile küçük olduğu çocukluğunuza döneceğinizi garanti ederim. Az ilerideyse yine başka bircamekan midenizin sesine kulak vermenizi sağlıyor. İçerisinde birbirinden güzel mezelerinyer aldığı Kumpir büfesi ayağınızın altından halıyı çekler gibi, aniden çağırıyor kendisinegelenleri. Bu çağrıya kulak verebilirsiniz ama menüye de bir göz atın derim. New Antique’inmenüsünde Kayseri Mantısı’ndan Mayonezli Mezgit’e, hatta Pizza’ya kadar ne ararsanızbulabilirsiniz. Ayrıca kahvaltı edebilir, menemen gibi yıllara meydan okuyan lezzetleritadabilir ya da enfes cheeseburgerlerini, bir tabak dolusu kızarmış patates ile yiyebilirsiniz.Bir hata yapıp, tok geldiyseniz de tatlı seçeneklerini değerlendirmenizi tavsiye ederim.Bana soracak olursanız; itiraf etmeliyim ki yemek bahane, etrafa bakınmak şahane! &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#663333;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#663333;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5555822672295787314" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 214px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TRo_SNFAezI/AAAAAAAAACo/ccHJLFEqwB8/s320/d.bmp" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="color:#663333;"&gt;NewAntique Kafe, yiyeceğinizi yerken ve ferahlatıcı bir şeyler içerken, birbirinden güzel eşyaları inceleyebileceğiniz bir sanat galerisi. İçerisinde yer alan her şey Fikret Tekiner’in elindençıkma ve isminden de anlaşılacağı gibi yeni antika. Tekiner, tasarımlarını kendine özeleskitme biçimleriyle yaptığını söylese de satılan eşyaların yeni olduğuna inanmayan bir sürümüşterisi var. Eşyaları antikalardan ayırmak öyle zor ki müşterilerine hak vermemek eldedeğil. Zaten duyduğumuza göre bazı hileci antikacılar da kendisinden alışveriş ediyormuş.Fikret Bey: “Herkes rötuş yapar ama mühim olan onları ortaya çıkartmak, tasarımınıyapmaktır. Bizde satılan 300 – 500 liralık tabloların başka bir yerde 1500 liraya satıldığınatanık oldum. Bu güzel bir şey değil.” sözleri ile bu konudaki kızgınlığını dile getirdi.Henüz resmi duyurusu yapılmasa da iki müjde vereyim istiyorum. Birincisi: Fikret Bey ilekonuştuğumuz üzere Sanatkârlar Sokağı pek yakında, yeniden düzenlenecek ve eskisinden decanlı bir hal alacakmış. İkincisi ise: Tekiner, New Antique için ilk defa bir bayilik vermeyidüşünüyormuş, meraklılarına duyurulur.Gelelim size sayfalarca anlatabileceğim kafenin üst katına… İkinci kata uzananmerdivenlerde irili ufaklı bir sürü tablo yer alıyor. Bu manzara çok yıllık, perili bir köşkteilerlerken birazdan tablolardaki resimlerin hareketleneceği ve konuşacağı hissi ile benimlebirlikte heyecanımı da tırmandırıyor. Sonradan öğreniyoruz ki eskitilmiş ve hayli esrarengizbir hava katılmış tablolarına özel resimler yaptırtıyor Fikret Bey. İkinci katta duvara asılmış,ahşap üstüne mum tasarımlı apliklerden mi bahsedeyim, yoksa bir zamanlar her İstanbulyangınına koşan körüklerin yeni bir nefesle ele alınıp, eskitilmiş ve içki büfesi halinegetirilmiş mükemmel tasarımından mı bilemedim. Bence kafenin bordo koltuklu, rahatsandalyelerine sırtınızı yaslayın ve saatlerce etrafınıza bakın. Burada, kimi zaman dedenizdenkalma silahı hatırlayacak, kimi zaman elinize hiç almadığınız tırmığa dokunacak, kimizamansa yanında odunlar dizili şömine ile içinizi ısıtacaksınız. Yeni olan ama tarih kokan bumekânda ister dostlarla buluşup dedikodu yapın, ister satranç oynayın, isterseniz de almakistediğiniz bir şeyi sıcak çikolatanızı içerek, rahat rahat düşünüp tartın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı yazıldığında Sanatkarlar Sokağı'na gülümseyen New Antique şu an işlemiyor. Fikret Bey yerini bir başkasına devretti ama oraya gittiğinizde işlerini yapmaya devam ettiği atölyesini kime sorsanız gösterir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8872284434640153287-259909075094897189?l=berraksirma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berraksirma.blogspot.com/feeds/259909075094897189/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2010/12/yeni-antika-yannzda-kitap-goturseniz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/259909075094897189'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/259909075094897189'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2010/12/yeni-antika-yannzda-kitap-goturseniz.html' title=''/><author><name>Berrak Sırma</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17878986717184799023</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TTwip2oud0I/AAAAAAAAADo/a0EOopqFNoQ/s220/nxnxnxitled.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TRo-coaQEnI/AAAAAAAAACY/zcjnksP6MNo/s72-c/t-sokagi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8872284434640153287.post-6675259773874310465</id><published>2010-12-28T11:16:00.000-08:00</published><updated>2011-02-25T13:51:35.286-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='göl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çerkez tavuğu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kadıköy'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='haluj'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yemek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ritsa'/><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Ritsa Gölü’nden Gelen Lezzetler&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TRo5doy1AKI/AAAAAAAAACQ/U0QwWxiWO1Y/s1600/d.bmp"&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="color:#cc9933;"&gt;&lt;br /&gt;Hayatımızın büyük çoğunluğunu ev dışında; iş yerlerinde, sokaklarda, dershanelerde, alışveriş merkezlerinde ve saatlerce açılmayacağı aşikâr trafik sıkışıklığında geçiriyoruz. Hal böyle olunca o güzelim ev yemeklerinin lezzetli tadı damaklardan, hafifliği de midelerden silindi gitti. Fastfood’dan afakanlar basmış, yağlı ve ağır yiyeceklerden de gına gelmişti ki leziz ev yemekleri yapan şirin yerler imdadımıza yetişti. Bu hafta size gururla takdim edeceğim mekân da ev yemeği geleneğini sürdüren, bunun yanı sıra Çerkez yemekleri de yapan Ritsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadıköy’de rıhtıma kadar uzanan Moda Caddesi’nde yer alan Ritsa, Kadıköy’ün simgesi ve buluşma noktası Boğa’ya, dershanelere, Adliye’ye ve iş merkezlerine oldukça yakın. İsmini ise etrafını Kafkas dağlarının örttüğü buz gibi serin ve mavi suların sahibi Abhazya’daki Ritsa Gölü’nden alıyor. Misafirlerini masmavi gözleri ve güleç yüzüyle karşılayan Birsen Hanım, küçük bir yerim olsun fikrinden yola çıkmış ve bugün harika lezzetlerin yer aldığı bu yeri yaratmış. Aslında ilk girişimlere tanıdıklarına ait bu şirin mekânın devredileceğini duyan kızı, Tuba Eryiğit başlamış. Kimya mühendisi olan Tuğba Hanım, annesinden yüz bulamayınca kuzenlerine gitmiş ve anlaşma sağlanınca da Ritsa’yı kurmuş. Önümde duran Haluj’dan lezzetli ısırıklar aldıkça “iyi ki de kurmuşlar” diyorum. Haluj, ünlü Çerkez yemeklerinden. Anadolu’da patates ile yapılan bu yemek aslında peynir ile yapılıyor. Hamur işi seven herkes özel peynirli Haluj’u da sever diyebiliriz. Özel peynirli diyorum çünkü Haluj’un peynirini Düzce havalisinden getirdiklerini öğrendim. Yine Haluj’da kullanılan kekiklerini de Abhazya’dan getirtiyorlarmış. Bu iki lezzetin birleşimiyle halujları özel bir tat alıyor. Başka bir gelenek üzerine de iri birer mantı şeklindeki halujları hazırlarken birinin içini peynir yerine şekerle veya tuzla doldururlarmış. Denk gelenin kısmetine ne çıkarsa, ya bir ceza verilirmiş ya da bir ödül. Hamur işi olmalarına rağmen oldukça hafif gelen yiyecekleri için ne yağı kullandıklarını soruyorum. Birsen Hanım: “Yapılan yiyecek hangi yağı gerektiriyorsa onu kullanıyoruz. Zeytinyağı, tereyağı ve mısırözü dışında bir yağ kullanmıyoruz. Her kızartmada yağı değiştiriyoruz. Çünkü burada sadece satış yapmıyoruz, kendimiz de yemek yiyoruz. Kendimizin yemeyeceği bir şeyi başkasına da yedirtmiyoruz” diyor. Mutfak ile masaların olduğu bölüm uzun bir tezgâhla ayrılıyor. Çok titizlenenler ya da merak edenler için mutfak, apaçık ortada. Kimin neyi pişirdiğini izleyebilir, temizliğiyle buz gibi parlayan mutfağını görüp, gönül rahatlığıyla yemeğinizi yiyebilirsiniz. Dedelerinden Kafkas göçmeni olan bu sevimli aile ile bildik ev yemeklerini tadabilir ya da Çerkezlere özel yemekleri keşfedebilirsiniz. Örneğin Hulçata ismini verdikleri karalahana turşusu, Harşıl adını verdikleri salataları ya da ünlü Çerkez Tavuğu gelecekteki favori yemeğiniz olabilir ve onlarsız geçmiş her gününüze üzüntü duyabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar gelmişken bazı püf noktaları almadan gitmek olmaz diye düşündüm. Çerkez tavuğu üzerine yaptığımız sohbette Birsen Hanım: “Annelerimizin zamanında yapmak çok zordu. Şimdiki robotlar nerede. İki taş arasına ceviz içi koyarlar ve Çerkez Tavuğu için ezip yağını çıkartırlardı.” Diyor. Tavuğun göğüs ve but kısmını karıştırarak haşladıklarını öğreniyorum, bir de haşlanan suyun içerisine bir soğan atarak Çerkez Tavuğu’nun lezzetini daha da arttırdıklarını. Anadolu’da genellikle ekmek içinden yapılan bulamaç adını verdiğimiz Çerkez Tavuğu’nun sosunu bizlerden farklı olarak, mısır unu ile hazırlıyorlar. Birsen Hanım’a göre Çerkez Tavuğu’nun asıl lezzeti de buradan geliyor zaten. Acıka adı verilen salçalı, cevizli ve hafif sarımsaklı karışımla da yazarken bile beni acıktıran Çerkez Tavuğu’nu tamamlıyorlar. Siz de bu püf noktalarıyla evde denersiniz belki ama uyarayım, kıvamını tutturmak her baba yiğidin harcı değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#cc9933;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5555816109970911314" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 297px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TRo5UOg1cFI/AAAAAAAAACI/FVtK_Bk8jxE/s400/cerkez-tavugu.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ritsa ile ilgili en sevdiğim şey ise her şeyin taze olması. Burada dondurucuda 3 gün bekletilmiş bir ürünün önünüze konması, imkânsız. Sabah, saat 07.00 civarında kapısını açan bu şirin mekânda öğlene kadar tüm yemekler hazırlanıyor. Akşamlarıysa Ritsa’yı kapatmak için belli bir saat koymamışlar. Saat 20.00’den önce kapılarını kapatmayan Ritsa’nın kapanma saati gelen müşteri sayısına göre 22.00’yi geçebiliyor. Birsen Hanım, “İlk başlarda kendimiz pişirdik, kendimiz yedik” diyor. Zamanla eş, dost derken iş merkezlerinden sipariş alan ve “Midesini düşünen herkes bizim müşterimiz” sloganıyla hareket eden Ritsa’nın şu anda belki de en büyük müşteri dilimini yakın çevredeki iş yerleri oluşturuyor. Siparişlerdeki isteklere göre pişirmede değişiklikler de yapabiliyorlar. İş yerlerine üzerlerinde yemek ve fiyat listesi olan ufak kâğıtlar bırakıyorlar. Siz de yemeklerini severseniz iş yerinize bu listelerden bırakmalarını isteyebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada bir sürü dost edindiklerini söyleyen Birsen Hanım, en büyük kazançlarının da bu olduğunu söylüyor. Bir aile işletmesi olan Ritsa’da İstanbul’un hızlı ve koşuşturmalı saatlerine lezzetli tatlarla ara verebilirsiniz. Enfes Çiğ Böreği’nin yanına bir bardak çay alarak güzel bir öğleden sonra yaşayabilir veya derslerden yorgun düşmüş zihninizi besleyici yemekleriyle tazeleyebilirsiniz. &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8872284434640153287-6675259773874310465?l=berraksirma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berraksirma.blogspot.com/feeds/6675259773874310465/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2010/12/ritsa-golunden-gelen-lezzetler-hayatmzn.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/6675259773874310465'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/6675259773874310465'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2010/12/ritsa-golunden-gelen-lezzetler-hayatmzn.html' title=''/><author><name>Berrak Sırma</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17878986717184799023</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TTwip2oud0I/AAAAAAAAADo/a0EOopqFNoQ/s220/nxnxnxitled.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TRo5UOg1cFI/AAAAAAAAACI/FVtK_Bk8jxE/s72-c/cerkez-tavugu.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8872284434640153287.post-7346336377944366766</id><published>2010-12-28T11:04:00.000-08:00</published><updated>2010-12-28T12:20:20.442-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kumbaracı 50'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tiyatro'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='altıdan sonra tiyatro'/><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TRo2-3qOY6I/AAAAAAAAAB4/73hj4twjZhk/s1600/kumbaracidestek.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5555813544035771298" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 250px; CURSOR: hand; HEIGHT: 250px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TRo2-3qOY6I/AAAAAAAAAB4/73hj4twjZhk/s400/kumbaracidestek.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Bundan tam 10 yıl önce üniversite tiyatroculuğu ile hayallerine kavuşan, saat altıdan önce mimarlık, akademisyenlik, gazetecilik yapan; altıdan sonra ise tiyatro ile buluşan Altıdan Sonra Tiyatro ekibi göçebe bir yapıyla sergilediği oyunlarını yeni sezonda, Taksim’deki Kumbaracı Yokuşu’nun 50 numarasında sahnelemeye hazırlanıyor. Mekâna gereken sahne tasarımının yapılması ise bir hayli masraflı. Bu nedenle “Duvarda Çivin Olsun!” ismiyle bir destek kampanyası başlattılar ve destek verenlerin ismini birer çivi ile duvara asmaya karar verdiler. Altıdan Sonra Tiyatro’culardan Yiğit Sertdemir, Aslı Can Kortar ve destekçilerinden Hasibe Eren ile bir araya geldik…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerleşik düzene geçmeye nasıl karar verdiniz?&lt;br /&gt;Yiğit Sertdemir: İlk kurulduğumuzda da kendi mekânımız olsun istiyorduk ama başarılı olabilecek miyiz bilmiyorduk. Buraya kurulacak sahnede oyuncular ve seyirciler hayli yakın olacak. Bu, biraz korkutucu ama güzel, yeni bir buluşma bizler için. Mekânı görmeye gelen performans sanatçıları, dansçılar, oyuncular: “Burada neler yapılmaz!” dediler. Tiyatro olarak neler yapabileceğimizi biliyorduk ama dans ve müziğin karşılığını bilemiyorduk, öğrendik. Biz dışarıda sahne aldık yıllarca ve çok çektik. Bazen sahne yüzünden oyunu değiştirdiğimiz oldu, yeniden kurguladığımız oldu. Bundan sonra ne biz çekelim, ne de buraya gelenler çeksin istedik.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5555813750590614946" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TRo3K5IvLaI/AAAAAAAAACA/604yvPF01t8/s400/kumbarac%25C4%25B1d.bmp" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Yeni oyunlar var mı?&lt;br /&gt;Yiğit Sertdemir: Halen yazdığım Faili Müşterek diye bir oyun var. Ekim ayında, burası bitince hemen provasına gireceğiz. Bunun dışında Altıdan Sonra Tiyatro’nun sadece prodüksiyonluğunu üstleneceği ve Tomris İncer gibi tam profesyonel oyuncuların olacağı yapımlara yer vereceğiz ve 94.9 Açık Radyo’da Kuranderde Kalanlar programına devam edeceğiz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kumbaracı50’nin tasarımını biraz anlatır mısınız?&lt;br /&gt;Aslı Can Kortar: Kumbaracı50, 200 m2’den oluşan ve ortasında kolonlar yer alan, çok ilginç bir yer. Hareketli panellerle oluşturacağımız farklı kullanımlar izleyicileri bazen İtalyan, bazense avlu bir sahneye taşıyacak. Bir sahnemiz olsaydı, iş bitecekti ama biz, her yer sahnemiz dediğimizde masraf da, iş yükü de artıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altıdan sonra Tiyatro’nun destekçilerindensiniz…&lt;br /&gt;Hasibe Eren: Altıdan Sonra Tiyatro, ticari kaygılar gütmeksizin, inandıkları yolda tiyatro yapma aşkı ile bir araya gelen yaşıtlarımızdan kurulu. Ben seyirci olarak onların oyununu izlemekten, oyuncu olarak onların metnini okumaktan çok mutluyum. O nedenle çalışmalarını daha rahat sürdürebilecekleri, seyircileriyle daha rahat kavuşabilecekleri, çevrenin gerçeklerini gözeterek sanat yapabilecekleri bir mekâna kavuşmalarından çok mutluyum ve herkesin desteklemesi gerektiğini düşünüyorum. Kısır döngüye çok müsait olan tiyatral ortamda yeni sahneleme anlayışları ve alternatif fikirler üretebilecek potansiyelde bir topluluk. Bu değerli topluluk için çaba sarf ederim, izleyicileri olurum, arzu ederlerse oyuncuları da olurum. Herkesi desteklemeye davet ediyoruz ve bir çivi de sizin tarafından çakılsın diyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahalleli çocuklar için de bir eğitim düşünülüyor…&lt;br /&gt;Hasibe Eren: Benim bir projem yok ama çevre çocuklarının gözetilmesine de destek veriyorum ve talep gelirse, bu konuda kafa yoran birisi olarak tabi ki değerlendirmeye çalışırım. Büyük ve iddialı laflardan hoşlanan biri değilim, ben hep çalışmaya varım. Bende buranın eski bir sakiniyim. Alt gelir grubundan insanlar burada yerleşikti fakat bu semtin birden bire çok popüler olmasıyla çok pahalı dairelerde ekonomik durumu çok iyi insanlar da oturmaya başladılar. Sosyokültürel seviyeler arasında uçurum olan, çok kozmopolit bir yer. Açıkçası buradaki çocukların skalasını ben de çok merak ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz de bir çivi çakmak isterseniz &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.kumbaraci50.com/"&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;http://www.kumbaraci50.com/&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt; adresine tıklayabilirsiniz. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Not: 28.09.2009 tarihinde yapılmış ve yayınlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8872284434640153287-7346336377944366766?l=berraksirma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berraksirma.blogspot.com/feeds/7346336377944366766/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2010/12/bundan-tam-10-yl-once-universite.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/7346336377944366766'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/7346336377944366766'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2010/12/bundan-tam-10-yl-once-universite.html' title=''/><author><name>Berrak Sırma</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17878986717184799023</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TTwip2oud0I/AAAAAAAAADo/a0EOopqFNoQ/s220/nxnxnxitled.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TRo2-3qOY6I/AAAAAAAAAB4/73hj4twjZhk/s72-c/kumbaracidestek.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8872284434640153287.post-245831676960540059</id><published>2010-12-28T10:52:00.000-08:00</published><updated>2010-12-28T12:27:57.411-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='avatar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='james cameron'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='film'/><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:180%;color:#000099;"&gt;Avatar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#6600cc;"&gt;&lt;span style="color:#336666;"&gt;Okuyucuya not: Eski bir yazıma ulaşmak için “did” klasörünü karıştırırken blogda paylaşmadığım yazı ve röportajlarımın varlığını keşfettim. Aslında buraya kondurmadığım çok şey var ama sanırsam yaptıklarımı paylaşma konusunda biraz hastalıklıyım. Aklıma “Kime ne?”, “Yeteri kadar iyi değil zaten”, “İstediğim gibi olmadı” gibi düşünceler üşüşüyor ve kendime saklama bencilliğiyle vazgeçiyorum. Ama istemeyen okumaz değil mi? Zaten okuyan var mıdır bilemiyorum! =))&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TRozXj-xeiI/AAAAAAAAABo/dmhMBvxWZYs/s1600/Avatar-movie.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5555809570203466274" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 250px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TRozXj-xeiI/AAAAAAAAABo/dmhMBvxWZYs/s400/Avatar-movie.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#336666;"&gt;Buzullara çarpıp batan gemiyi hemen hepiniz hatırlarsınız. Anlatması benim için çok kolay oldu, sizlere hatırlatması da öyle. Bundan 12 yıl önce çekilen Titanik filmini ismini telaffuz etmeye gerek bile kalmadan anlatıyor tek bir cümle. Yıllarca duygusallığıyla beynimizi ve kalbimizi ele geçiren filmin ilginç sürümleri bilmem kaç kez komediye konu olmuştu ve onlar bile çok tutmuş, çok güldürmüştü bizleri. Bol ödüllü, bol yankılı, bol tartışmalı Titanik filminin yazarı ve yönetmeni James Cameron yeni bir filmle, Avatar ile karşımıza çıkmaya hazırlanıyor. Henüz Fragmanını izleyebildiğimiz filmin derin mavileri içinde kalakaldık… Hızla geçen görüntüler arasındaysa ekran aniden karardı ve üzerinde kocaman yazdı: bu aralık!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derin maviler diyince aklınıza yine Titanik’teki gibi serin sular ya da deniz gelmesin. Bu kez macera dünyadan çok uzaklarda, uzayda. Vücutlarını kaplayan mavi deri ile insan dışı, robotsu bir ifadesi bulunan ama görüntü itibariyle insanlara da benzeyen Na’yi’leri bolca izleyeceğimiz film, Pandora isimi verilen bir uyduda geçiyor. Bir gaz devinin yörüngesinde dönen Pandora, Na’yi halkına ev sahipliği yapmaktadır. Na’yi ismi verilen ilginç halk; uzun kulaklara, zebralar gibi çizgili desene sahiptir ve on ayak uzunluğundadır. Ancak zebralardan alışık olduğumuz üzere bu desenler siyah-beyaz tonunda değil, mavi ve mavi tonlarındadır. Kabile kültürünü benimsemiş, barışçıl Na’yi halkı, tekinsiz bir durum sezmediği sürece saldırıya geçmemektedir. İnsanlar, Pandora’nın havasını soluyamadıkları için yeni bir tür üretirler ve onlara Avatar adını verirler. Filme de ismini veren Avatar nedir derseniz, akıl bağlantısı ile kontrolü sağlanan yarı insan, yarı Na’yi’den oluşan yeni halk diyebiliriz. İnsanların ve robotların teknolojik ve karmaşık dünyasına ayak basan yeni bir isimleyse, her şey daha da karmaşıklaşır. Bir savaş gazisi olan Jake Sully, Avatar olarak Pandora’da yaşamaya gönüllü olur. İnsanlar, ilkel gördükleri Na’yi’lerin tek üstünlüklerinin fiziksel özellikleri olduğunu düşünür. Ancak doğa ile iç içe ve uyumla yaşayan Na’yi’ler, insanların sahip olmadığı tele-kinetik yetilere de sahiptirler. Bir zaman sonra ise kendisini Pandora’yı yıpratan insan ordusu ile Na’yi halkı arasında bulur. Bunun tek nedeni ise güzeller güzeli bir Na’yi prensesidir. Felçli deniz süvarisi Jake Sully rolü ile Avatar’da karşımıza çıkan Sam Worthington’ın bu yıl gösterime giren ilk filmi ise Terminatör’dü. Avustralyalı sinema oyuncusu Worthington’ın Terminatör’de rol almasını yine Avatar’ın ve Terminatör’ün yaratıcısı James Cameron sağlamıştı. Filmin çekimlerinin birinci haftasında aşırı zorlanmadan dolayı Wortington’un interkostal kasları parçalanmış yine de dublör kullanmayı ret etmiştir. Sanıyorum ki James Cameron’un dokunduğu her şeyin altına dönüştüğü sinema dünyasında başarılı bulduğu genç oyuncu Wortington’ı uzun zaman beyaz perdede göreceğiz. Avatar’da rol alan bir diğer oyuncu da Zoe Saldana. Karayip Korsanları, Terminal ve Uzay Yolu gibi ünlü yapımlarda yer alan Saldana, Avatar filminde Neytiri rolünde karşımıza çıkacak. Avatar’ın oyuncu kadrosunda belki de en önemli yeri tutan isim ise Alien/Yaratık filmi ile dünyaca üne kavuşan, Dr. Grace Augustine rolündeki Sigourney Weaver. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="color:#336666;"&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#336666;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5555809735954814626" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 226px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TRozhNc-VqI/AAAAAAAAABw/km5GEweVYpo/s400/Avatar_Filmi.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Macera, bilim-kurgu, aksiyon, gerilim gibi her türe yanıt bulabileceğiniz Avatar, gösterime girmesine aylar olduğu halde her yerde konuşuluyor. Terminatör serisinin fikir babası olan ve serinin ilk iki filmini de yöneten Cameron, yönetmenliği dışında senaristliği ve yapımcılığıyla da öne çıkan, sinemada tek bir işle yetinmeyen, başarılı isimlerden. Avatar filminin de hem yönetmenliğini hem de senaristliğini göğüsleyen James Cameron, bu yeni filmle yine ödülden ödüle koşacak gibi gözüküyor. 1954 doğumlu Cameron, sinema kariyerine kuvvetli kalemiyle giriş yapmış ardından da kısa metraj bir bilim-kurgu filmiyle dur durak bilmeyen yönetmenlik yoluna koyulmuş. Çok fazla filmi olmasa da hem sinema eleştirmenlerine hem de izleyicilere hitap etmeyi başaran James Cameron’un yeni filmi teknolojide de çığır açacağa benziyor. Görsel bir harika olarak nitelendirilen filmde üç boyut teknolojisi kullanıldı. Güçlü aksiyon sahnesine sahip filmdeki etkili sahneler üç boyut teknolojisi ile ne kadar hissedilir olacak sorusu ise tartışılan konular arasında. Son dönemde çok fazla dişe dokunur aksiyon filmi görmediğimiz sinemalarda Cameron’un Terminatör 2’de yakaladığı başarıyı pek çok sinemasever merakla Avatar’dan bekliyor. Geçtiğimiz günlerde Türkiye’de 15 dakika süren, üç boyutlu bir gösterimle konusu ve görüntüleri hakkında ipuçları verilen Avatar gişede büyük başarı yakalayacak gibi duruyor. Bu başarıda duygusal filmleri tercih eden ve aksiyon ya da bilim-kurgu filmlerine mesafeli yaklaşan izleyicilerin James Cameron ismini duymasının da etkisi var tabi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;James Cameron’un olay filmi Avatar, dört yıldır yapım aşamasındaymış. Bundan daha şaşırtıcı olansa 18 aralıkta vizyona girecek filmin senaryosunun bundan tam on dört yıl önce yazılmaya başlanmış olmasıdır. Oluşum aşamasında geçirilen yılları düşünmek bile Avatar’ın yüksek bütçesi hakkında endişeye düşürüyor. Bu yıl En İyi Film dalında 10 filmin yarışacağı Oscar Ödülleri’nde henüz gösterime girmeyen Avatar, tahmin edilen ilk üç film arasına girmeyi başardı bile!&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8872284434640153287-245831676960540059?l=berraksirma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berraksirma.blogspot.com/feeds/245831676960540059/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2010/12/avatar-buzullara-carpp-batan-gemiyi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/245831676960540059'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/245831676960540059'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2010/12/avatar-buzullara-carpp-batan-gemiyi.html' title=''/><author><name>Berrak Sırma</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17878986717184799023</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TTwip2oud0I/AAAAAAAAADo/a0EOopqFNoQ/s220/nxnxnxitled.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TRozXj-xeiI/AAAAAAAAABo/dmhMBvxWZYs/s72-c/Avatar-movie.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8872284434640153287.post-7241577059869917447</id><published>2010-11-28T14:10:00.000-08:00</published><updated>2010-12-10T10:46:38.800-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çağlar Çoruhlu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Redd'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ayşenil Şamlıoğlu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çağan Irmak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sevinç Erbulak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='masal'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Uyku'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Prensesin Uykusu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Alican Yücesoy'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Prenses'/><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-family:arial;font-size:180%;color:#ffcc99;"&gt;PRENSESİN UYKUSU&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5544727343690627010" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 180px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TPLUJFETN8I/AAAAAAAAABc/iR_0sOsAnLE/s320/Prensesin-Uykusu-506261.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;color:#cc6600;"&gt;Masallar genelde uzak diyarların birinde, melek kadar güzel ve pamuk kadar yumuşak kalpli hanedan üyesinin kötülükle sınanmasını anlatır. Masalsı anlatımıyla perdeye yansıyan Prensesin Uykusu'ysa uzak diyarların aksine, on beş milyonluk İstanbul'da geçiyor . Tabi k&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#cc6600;"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;lasik anlatıma uyan özellikleri de yok değil… Film hala gösterimdeyken içeriğinden bahsetmek istemiyorum. Daha çok kişisel eleştirimi yapıp gideceğim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#cc6600;"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Sinema hocalarının aksine dönem sineması yapıp dönemi vurgulamadığına dair, popüler sinema yapıp kolaya kaçtığına dair devamlı eleştirilen Çağan Irmak’ın sinemasını seviyorum. Ama… Prenses’in Uykusu’nda benim gibi acemi bir sinemacının bile rahatsız olacağı sahneler var! Bir kere Sevinç Erbulak’ın (Seçil) ve Çağlar Çoruhlu’nun (Aziz) oyunculuğu insanı filmden uzaklaştıran cinsten. Aziz karakterinin çocukluğuna inen canlandırma sahnesi güzel bir tat bıraksa da karakterin bütününü kurtaramıyor. Ayşenil Şamlıoğlu’nun (Hacer), Alican Yücesoy’un (Neşet) ve Genco Erkal’ın (Kahraman Bey) değerli oyunculuklarıysa tenzih edilecek kadar güzel.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Redd’in hastane odasına 3 gitarla yaptığı ziyaretse akıllara zarardı! Sessiz sakin hastahane odasında küçük kızın elini tutup şarkı söyleyen Redd grubunu izlerken Prensesin Uykusu isimli şarkının orijinal halini dinliyoruz. Görüntüdeki durgunluğa diş geçiren bateri ve gotik org sesi keşke hiç olmasaymış… Tek bir gitardan hem bateri hem de flüt seslerinin işitildiği “Klasik Yeşilçam Sahneleri” insanın aklına düşüveriyor. Oynamaya kadar gelen Redd grubu keşke -ilham da oldukları- film için şarkıyı tekrar seslendirseymiş. Aslında yazılacak çok şey var ama hele bir gösterim tarihi bitsin, tekrar konuşuruz =)&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8872284434640153287-7241577059869917447?l=berraksirma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berraksirma.blogspot.com/feeds/7241577059869917447/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2010/11/prensesin-uykusu-masallar-genelde-uzak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/7241577059869917447'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/7241577059869917447'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2010/11/prensesin-uykusu-masallar-genelde-uzak.html' title=''/><author><name>Berrak Sırma</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17878986717184799023</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TTwip2oud0I/AAAAAAAAADo/a0EOopqFNoQ/s220/nxnxnxitled.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TPLUJFETN8I/AAAAAAAAABc/iR_0sOsAnLE/s72-c/Prensesin-Uykusu-506261.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8872284434640153287.post-9060337370202611341</id><published>2010-06-12T01:58:00.000-07:00</published><updated>2010-06-12T02:06:03.523-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='film müziği bestecisi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gece yarısı kovboyu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='battal gazi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='out of africa'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='John Barry'/><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;color:#336666;"&gt;Müziğin ta kendisi: John Barry&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Herkes aynı şehirde yaşar, aynı vapura biner, aynı güneşe bakar ve aynı yolu koşar. Ama kimse aynı hissetmez. Aslında bir “konu” vardır ve hayat ona göre işler. Bu tuhaf işleyiş, blöf yaptırdığına inandığı an masaya kare asını bırakır ve her yolculukta size yeni yeni oyunlar çıkarır. Bu oyunlarda mühim olan, ne istediğini bilmektir ve hayat hangi yöne, ne kadar güçlü akarsa aksın ona aldırış etmemektir. Tüm bu karmaşa içerisinde ne kadar ilerleyebilirsiniz, oyuncunun blöflerine ne kadar dayanırsınız bilemiyorum ama bundan yıllar önce, 14 yaşında amacını keşfeden bir çocuk, hayallerini renkli uçurtmasına bağladı ve o ipin ucunu hiç bırakmadı. Uçurtması öyle çok yükseldi ki… Onlarca ülkede binlerce şehir gezdi ve milyonlarca insanı ezgileriyle hislendirdi. Besteleriyle o, söylemek isteyip de sustuklarımızı; aşkı, kıskançlıkları, merakı ve “olmayacak” fikirlerimizi haykırdı. O uçurtmalı çocuk, efsanevi James Bond film serisinin bestecisi olan, 1970’lerden bu yana yüzlerce TV ve film müziği yapan, aynı zamanda sayısız orkestra yöneten John Barry’den başkası değildi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#336666;"&gt;Tekne kazıntısı&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Yıllar önce çekilen Benim Afrikam, özgün adıyla Out of Africa, eşsiz güzellikteki ovalardan çıkıp gelmişti şehrimize ve yalnızlık duygusuyla çalmıştı kapılarımızı. Her gün içtiğimiz kahve, oralarda yetişiyordu ve yine oralarda sömürü kavgası sürüyor, ihmal, hırs ve ihanet yetişiyordu… Film, her notasıyla biraz daha içimize sızarken, Akademi Ödülleri de alkıştan yıkılıyordu. Sydney Pollack’ın yönettiği Benim Afrikam o yıl, içlerinde 7 Oscar, 3 Altın Küre ve 3 BAFTA ödülünün de bulunduğu 22 ödüle adını yazdırdı. Filmin başarılı bestecisi John Barry, mutlu ifadesiyle ilerlediği sahneden En İyi Orijinal Şarkı Oscar’ıyla ayrıldı. Bu ödülün aynısını Kurtlarla Dans/Dances with Wolves’in müzikleri için, 1990 yılında tekrar kucaklayacaktır. James Bond ve Charlie’nin Melekleri/Charlie’s Angels gibi bol aksiyonlu filmlere müzikleriyle adeta ruh katan Barry, geçtiğimiz aylarda yirmi yaşına basan dünyaca ünlü çizgi film Simpsonlar/The Simpsons için de beste yapmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere’nin York şehrinde dünyaya gelen John Barry, üç çocuklu ailesinin “tekne kazıntısı” idi. Babası Jack Barry, çok sayıda yerel sinemanın sahibiydi ve bu ayrıntı onun dünyasını sadece sinema ile bitirmemiş, başlatmıştı da. Monsieur Verdoux isimli Charles Chaplin filminin gösterimde olduğu 1947 yılında Barry,14 yaşlarındaydı ve babasının sinemalarında tek başına projeksiyon kutusunu çalıştırabiliyordu. Çevresi, işi, gücü sinemaydı ve çok kısa bir süre sonra geceleri izlediği filmlerin müziklerini asimile etmeye başlamıştı. Henüz St. Peters okuluna devam ederken Barry, film müziği kompozitörü olmaya karar verdi. Önce yakın bölgelerdeki eğitimcilerden piyano ve trompet dersleri aldı, sonra da DrFrancis Jackson ve “Bill” lakaplı William Russo’nun titiz eğitimlerinden geçti. Kariyeri için gerekli donanımı kazanan Barry’nin ne yazık ki iş kurma konusunda en ufak bir fikri yoktu. Müzik, zor bir işti. Bilmem kim sanatçının, gizli hisleriyle yazdığı yüzlerce notayla tanışmak, tartışmak gerekiyordu. Bazıları kalbine çok uzaktı… Bazıları öyle güzel, öyle kuvvetli ve öyle naifti ki… İşte onları çalmak da çok güçtü… Hiç görmediği diyarlardan kopup gelmişlerdi ve hiç işitmediği yüzler içeriyorlardı. Ama o şanslıydı… Hissediyordu. Görme engelli birinin karşısındakine dokunurken hissettikleri gibi o da her notaya dokunuşunda hissediyor, sanki dokunuşlarıyla görüyordu. Bando işiyle birlikte çalma eylemini kavrayan Barry, çalışma prensiplerine alıştı. Bunda akşamları caz orkestrası ile yaptığı çalışmaların katkısı da vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#336666;"&gt;Yetenekle gelenler&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Müzik ve çalışmayla ilgili yeni fikirler ve tecrübeler edinen Barry, sonunda bandonun eşsiz ve güçlü kalabalığından oluşan senkronizasyondan ayrıldı. İşte böylece adı John Barry Seven olan kendi küçük grubunu kurdu… Yıllar, güneşe uzanmak isteyen sarmaşıklar gibi hızla boynunu uzatmış ve 1957’yi yakalamıştı. Bu senelerde başarılı turnelere imza attılar. Kimi TV programları da bu genç grubu davet ediyor ve kitlelere tanıtıyordu. Sonunda EMI ile sözleşme yapan Barry, hayal ettiği özel odalarda ilk kayıtlarını doldurdu. Kabul etmek gerekir ki Barry’nin ilk kayıtları pek de listelere girememişti. Ama bu, ne onun ne de EMI’nin boynunu bükmedi. Barry’nin yeteneğini ve alt yapısını yeterli bulan şirket sorumluları onu, diğer sanatçıların şefliğini ve aranjörlüğünü yürüteceği Abbey Road Stüdyoları’na yönetmen olarak atadı. Abbey Road, o günlerde klasik eserlerin yanı sıra pop ve rock gruplarına da kapısını açmıştı. Ayrıca Barry’nin hayali olan film müziği kayıtları burada çeşitli işlemlerden geçiyordu. Bir zaman sonra da Ian Fleming’in yazdığı, başrolünde ise geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden Joseph Wiseman’ın oynadığı James Bond serisinin 1962 yapımlı ilk filmi Dr. No ile adını silinmemek üzere ünlü film bestecileri arasına yazdırdı. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#336666;"&gt;Kırmızı nokta&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Aradan birkaç yıl geçmişti ve Barry’nin iş başarıları özel hayatına da yansımıştı. Hayatı boyunca şarkıcılıktan oyunculuk ve yönetmenliğe kadar birçok iş yapan, yardım severliğiyle İngiliz Kraliyet Nişanı’na da sahip olan başarılı bir kadınla, Jane Birkin ile hayatını birleştirdi. Bazılarınız Jane Birkin’i 2004 yılının Aralık ayında geldiği İstanbul konserinden de hatırlayacaktır. Tabi henüz bunların hiç biri gerçekleşmemişti. Yıl, 1965’ti ve bu evlilik 1968’e kadar sürecekti… Bu ayrılıktan bir yıl evvel kızları doğar ve genç çift, Kate isminde karar kılar. 1969 yılında özel hayatındaki çalkantıları bir kenara bırakan Barry, açık konusu ile sinemaların göstermeyi reddettiği, gazetelerinse reklam almaktan kaçındığı ancak Oscar Ödülleri’nden En İyi Film payesini alan ilk ve tek X-Rated film; Geceyarısı Kovboyu’nun bestelerini yapmıştır. O dönemler henüz pornografik filmler yoktur ve New York’a erkek fahişe olmak için giden taşralı genç bir adamın anlatıldığı filmin konusu eleştirmenlerce yerden yere vurulmuştur. Başlıca rollerinde Dustin Hoffman ve Jon Voight’un oynadığı, özgün adı Midnight Cowboy olan film, X-Rated ismi verilen kategoriyle 17 yaşından küçüklere yasaklanmıştır. Bir zaman sonra ise Ulusal Film Arşivi’nde “kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli filmler” arasına sokulacak ve Amerika’da Tüm Zamanların En İyi 43. Filmi seçilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikan sinemasında bu denli tutulan birinin Türk sinemasında hiç yer edinmemiş olmasını düşünemeyiz tabi. John Barry, 1968 yılında The Lion in Winter adında tarihi bir filmin müziklerini bestelemiştir. Bol ödüllü bu filmi izlerseniz, inanın hiç yabancılık çekmeyeceksiniz. Barry’nin bu film için bestelediği gerilim dolu müzikler, Türkiye’de Bizans’ın konu edinildiği Tarkan ve Battal Gazi’de kullanılmıştır. Böylece Barry, dolaylı da olsa besteleriyle Türk sinemasına çeşitli katkılarda bulunmuştur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8872284434640153287-9060337370202611341?l=berraksirma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berraksirma.blogspot.com/feeds/9060337370202611341/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2010/06/muzigin-ta-kendisi-john-barry-herkes.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/9060337370202611341'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/9060337370202611341'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2010/06/muzigin-ta-kendisi-john-barry-herkes.html' title=''/><author><name>Berrak Sırma</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17878986717184799023</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TTwip2oud0I/AAAAAAAAADo/a0EOopqFNoQ/s220/nxnxnxitled.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8872284434640153287.post-6560018234956903998</id><published>2010-06-08T06:57:00.000-07:00</published><updated>2010-06-08T10:41:13.076-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="color:#6666cc;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;PELİN ESMER&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#6666cc;"&gt;Oyun isimli belgeseli ile dünya çapında üne kavuşan Pelin Esmer, 25 eylülde gösterime giren ilk uzun metrajlı filmi 11’e 10 kala ile karşımıza çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Röportaj 11'e 10 kala vizyona girmeden önce yapılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezunsunuz. Peki, film çekme isteği sizde nasıl oluştu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;Liseden beri izleyici olarak sinemaya ilgim vardı. Üniversitede sosyoloji okudum. Sosyoloji alanında Türkiye’de yapılabilecek temel şey akademisyen olmak. Akademisyenliğe yapı olarak çok uygun olmadığımı düşündüm; kendimi ifade etmek için sinemanın daha uygun olacağını hissettim. Bu sırada da tek başına film yapmak için buraya gelmiş olan Amerikalı yönetmen Jeanne Finley’e asistanlık yaptım. Yavuz Özkan’ın sinema atölyesi o sene açılmıştı. Bir yıl oraya devam ettim. Daha sonra yönetmen yardımcılığı yaptım ve zaman içinde kendi filmlerimi yapmaya başladım.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5480404426741345586" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 319px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TA5OyillbTI/AAAAAAAAABM/xX6iVEdUMvk/s320/pelin_esmer.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#6666cc;"&gt;Sinemaya, Türkiye’de çok da üstüne gidilmeyen bir dal olan belgesel film ile başladınız. Neden kurmaca değil de belgesel?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#c0c0c0;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#c0c0c0;"&gt;Ben aslında bir türe yönelmedim. Evet, ilk yaptığım filmler, Koleskiyoncu ve Oyun ikisi de belgesel, 11’e 10 kala ilk kurmaca filmim, ama mesela Oyun’da konu beni belgesele yönlendirdi. Oyun’da Arslanköy’deki kadınların yaşadıkları müthiş bir deneyime, kendi hayatlarından uyarladıkları tiyatro oyunun sahneleme süreçlerine dâhil olmak istedim. Gerçek bir deneyime sinemacı olarak konuk olmak gibi. Bunu da en iyi belgeselle yapabileceğimi düşündüm.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#6666cc;"&gt;Paris’e Cannes Film Festivali’ne gittiğinizde, 11’e 10 Kala’nın senaryosunu yazmaya başlamışsınız. Neydi size bu senaryoyu yazdıran duygu?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#c0c0c0;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#c0c0c0;"&gt;Cannes Film Festivali’nin finanse ettiği Cinefondation isimli bir kurum var. Burası senede iki kere yönetmenleri yazmak ve çalışmak üzere Paris’e davet ediyor. O yönetmenlerden biri de bendim. 2007 yılında senaryoya orada başladım. Türkiye’ye döndüğümde de devam ettim. Çok ilgilendiğim, ilginç bulduğum ve arkasındaki soruları merak ettiğim bir karakter olan Mithat Bey’le başladım senaryoya, Ali karakterinin oluşmasıyla da ikisinin hikâyesi yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#6666cc;"&gt;Öz amcanız Mithat Esmer filmde bir nevi kendisini oynuyor. Karşısında ise Nejat İşler’i görüyoruz. Bu durum bir gerginlik yarattı mı?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;Birebir kendini oynamıyor tabii ki. Kendisinden esinlenerek yaratılmış bir karakteri canlandırıyor. O rolün, amatör ya da profesyonel, kendimce hangi oyuncuya daha uygun olacağını sezmeye çalışıp, ona yöneldim. Nejat İşler’in özellikle Yumurta ve Mustafa Hakkında Herşey’deki oyunculuğunu çok beğenmiştim. Mithat Bey karakteri için de yazmaya başlamadan önce zaten Mithat Esmer’i hayal etmiştim. Biri amatör, biri profesyonel, iyi bir ikili olacaklarına inandım.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#6666cc;"&gt;Filmde konu edilen koleksiyondan biraz bahseder misiniz? Filmde amcanızın koleksiyonuna ait parçaları da gördük mü?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;Onun kendi koleksiyonuna ait pek çok obje var filmde. O koleksiyonu izleyici filmi izlerken öğrenmeli diye düşünüyorum, karakterin hayatından izler taşıyan pek çok objeyi kapsayan bir koleksiyon. Bunu seyirciye sürpriz olarak bırakalım.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#6666cc;"&gt;Çekim aşaması nasıl geçiyor? Sette gerginlik oluyor mu?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#c0c0c0;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#c0c0c0;"&gt;Yönetmen yardımcılığı yaptığım zamanlardan beri sette bağırış çağırış olmaması için çaba gösteriyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#c0c0c0;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#6666cc;"&gt;Çekimlere hazırlıklı mı gidiyorsunuz yoksa ne yapacağınıza orada mı karar veriyorsunuz?&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#c0c0c0;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#c0c0c0;"&gt;Hazırlıklı da gidiyorum, hazırlıksız da. Çekimlerden çok önce mekânlara gidip o mekânlardan esinlenerek de senaryoya katkıda bulunuyorum. Mekân bulma aşamasını çok önemsedim; çok uzun zaman harcadık. Tabii ki çekime gitmeden önce o mekâna dair görüntü yönetmenimle beraber çalıştık ama elbette ki aklımıza gelen bir duruma, ışığa ya da oyuncunun o anki ruh haline göre bazı şeyler değişebiliyor. Oldukça belirli bir senaryoyla çalışmış olsam da sette oluşabilecek sürprizlere açık olmaya çalıştık.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#6666cc;"&gt;Siz kadın bir yönetmen olmanın avantajını ya da dezavantajını yaşadınız mı?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#c0c0c0;"&gt;Hem avantajları, hem de dezavantajları var. Tabii ki bu iş mücadeleyi, sürekliliği ve peşini bırakmamayı gerektiriyor. Bu iş, kadın ya da erkek olmaktan ziyade bu işi ne kadar yapabildiğinle alakalı. Mutlaka ki kadın olmanın getirdiği bazı zorluklar var, ama bütünüyle ona dayanıyor olamaz. Ben sinemanın cinsiyeti olduğuna inanmıyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#6666cc;"&gt;Türk sinemasını ve yapılan filmleri nasıl değerlendiriyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;Son zamanlarda çok filmi çekiliyor. Tabii ki bu durumdan memnuniyet duyuyorum. Şu ya da bu koşullarda, kolay ya da ağır şartlarda -kolay dediğim yüksek bütçeli filmler- ama sektördeki bu hareket hepimiz için olumlu oldu. Gişe filmi olmayan filmlerin de sinemaya çıkmasının ve izleyiciye ulaşmasının zaman alacağını düşünüyorum. Bu da yönetmenden, yapımcıya, dağıtımcıya, sinema sahibine, seyirciye kadar hepsinin ortak çabasıyla olabilecek bir şey.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#6666cc;"&gt;Sinema alanında çalışmak isteyen büyük kalabalıklar var. Siz de bir dönem sinema üzerine eğitim verdiniz. Sizce iyi sinemacı nasıl olunur?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;İyi bir yönetmen şöyle olunur diyemem. En tecrübeli yönetmenin bile her filmde mutlaka öğrendiği yeni bir şey vardır ama merak etmenin önemli bir faktör olduğunu düşünüyorum. Gerçekten çok meşakkatli bir iştir film yapmak. Gerçekten yapmaya değecek bir iş ama çok fazla kişinin emeğini gerektiren, çok zaman alan ve çok da masraflı olan bir iş.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#6666cc;"&gt;Film festivallerinden ödüller aldınız, şimdi de San Sebastian yolunda ilerliyorsunuz. Bu size ne hissettiriyor?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;Seviniyorum ve heyecanlanıyorum tabi ki. Burada sadece benim değil çok büyük bir ekibin emeği var.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#6666cc;"&gt;Gelecekte bizi neler bekliyor? Neyi anlatmak istiyor Pelin Esmer?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#c0c0c0;"&gt;Vizyona gireceğiz 25 eylülde, şu an gösterime ve önümüzdeki yurt dışı festivallerine hazırlık yapıyoruz. Aklımda birkaç proje var ve oluşum aşamasındalar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8872284434640153287-6560018234956903998?l=berraksirma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berraksirma.blogspot.com/feeds/6560018234956903998/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2010/06/pelin-esmer-oyun-isimli-belgeseli-ile.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/6560018234956903998'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/6560018234956903998'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2010/06/pelin-esmer-oyun-isimli-belgeseli-ile.html' title=''/><author><name>Berrak Sırma</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17878986717184799023</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TTwip2oud0I/AAAAAAAAADo/a0EOopqFNoQ/s220/nxnxnxitled.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TA5OyillbTI/AAAAAAAAABM/xX6iVEdUMvk/s72-c/pelin_esmer.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8872284434640153287.post-5513013056094367067</id><published>2010-06-08T06:26:00.000-07:00</published><updated>2010-06-08T06:41:39.315-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;RÜZGÂRLA KONUŞAN YÖNETMEN:JOHN WOO&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#663333;"&gt;&lt;span style="color:#ffcc99;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;Kameranın hızla aralarından geçtiği dağlar yükseklikleriyle ürkütür izleyenleri. Siyah t-shirtlü, uzun saçlı bir adam; Tom Cruise sıcak güneşin yaydığı turuncu göğün altında, korkusuzca sarp kayalıkların yükseklerine tırmanır. Bir an sağ eli boşlukta kalır ve… Onun düşüşüyle kesilmiş nefesimiz, fal taşı gibi açılmış gözlerimizle perdeye kilitleniriz. 2000 yılında yayınlanan Görevimiz Tehlike serisinin 2. filmi ile bizi bizden alan yönetmen John Woo; Güney Çin’de doğmuş, Hong Kong’da büyümüş ve sinema kariyerine de yine büyüdüğü kentte, yönetmen yardımcılığı ile başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;YAĞMURLUKLA GELEN BAŞARI&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;Tercihini şiddet içerikli, bol gerilimli filmlerinden yana kullanan, 1960’lı yıllarda pek çok kısa film çeken Woo, Prodüktörlüğünü Jackie Chan’in yaptığı The Young Dragons ile uzun metraj kariyerine başlamıştır. Sinema dünyasına adım attığı ilk yer ise metin yazarlığı yaptığı Cathay Stüdyoları’dır. 1980’li yıllarda gişelerde başarı elde edemeyen John Woo, bir süre uzaklaşma isteğiyle Tayvan’a gider ve sinema kariyerine ara verir. Birkaç yıl sonra, takvim yaprakları 1986’yı gösterdiğinde suç ve aksiyon filmi A Better Tomorrow ile sinema dünyasında ses getiren bir dönüş yapar. Bu filmin ağır çekim silah sahneleri ile büyük hayran kitleleri oluşturmuş ve 1973’te ilk kez oturduğu yönetmenlik koltuğunda oldukça karmaşık yapılı, ayrıntılı, aksiyon filmleriyle kendine özgü bir dil oluşturmuştur. Görevimiz Tehlike serisinin 2. filmine imza atan John Woo, Hong Kong asıllı sinemacıların Hollywood işgallerinde önemli bir yer tutmuştur. Böylece sinema sanayisi Hollywood’un “Amerikan Kanı” geleneğini kırmayı başarmıştır ve bugünlerde gösterimde olan filmi Soysuzlar Çetesi/Inglourious Basterds ile yine çok konuşulan bir filme imza atan Quentin Tarantino da ünlü yönetmene hayranlığını çok kez dile getirmiştir. Tarantino gibi Amerikalı sinemacılardan Wachowski Kardeşler’in ve Robert Rodriguez’in de esin kaynağı olarak gördükleri Woo, gençliğinde sinema okulu olmadığı için sinema yapmayı film izleyerek öğrendiğini anlatmıştır: “Olsaydı dahi benim okula yazılacak maddi olanağım yoktu. O kadar fakirdim ki, film seyredebilmek için aradan sıvışmak zorundaydım ve sonradan okuduğum kitapların çoğunu da çalmak zorunda kaldım. Kütüphanelere büyük bir yağmurlukla giriyordum, Hitchcock/Truffault kitabını altına saklıyordum ve görünmeden, tanınmadan kütüphaneden çıkıyordum.” Onun sinema kariyerini değiştiren filmlerden Acımasız Katil/The Killer‘da havada uçuşan mermilerin mekanik hareketleriyle sımsıkı bağlandık koltuklarımıza ve yeraltı dünyasının polisle çatışmasını, iyi ile kötünün kozlarını paylaşmasını çok kez kez izledik ama her aksiyon filminde kullanılan bu bilindik sahneleri sanki ilk kez görüyormuş gibi, içten sevdik. Woo’yu sadece aksiyon filmleri ile değil, henüz sinema kariyerinin başında, 1977 yılında çektiği ve başrolünde Hong Kong’un komedi yıldızı Ricky Hui’nin oynadığı komedi filmi Money Crazy ile de hatırlıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;HOLLYWOOD KAPISINI ARALADI&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;Yönetmenin son Hong Kong filmi 1992 yılında çektiği Hard Boiled‘dur. 80’den fazla karakterin ölümünü gösterdiği bu film, dünya sinemasındaki kültler arasına girmiştir. 1993 yılında Amerika’ya yerleşen Woo, burada Zor Hedef/Hard Target isimli ilk filmini çekmiştir. Böylece Asyalı bir yönetmenin yönettiği ilk büyük bütçeli Amerikan filmi ortaya çıkmıştır. “Ben kendim için film yapıyorum” diyen usta yönetmen, bir konuşmasında hiç dekupaj ya da story-board hazırlamadığını, filmi çekerken önceden yapılanları hiç kale almadığını çünkü teorinin ilham vermediğini dile getiriyor. Woo’nun filmlerinde bazı göstergeler devamlı tekrar edilir. Bunların başında da güvercinler, aşk, ihanet, kilise ve tabancalar gelmektedir. Woo, uzun zamandır güvercinleri barış sembolü olarak kullanmaya başlamış ve aksiyon dolu çatışmaların hemen öncesinde onları sahneden uçurmuştur. Başrollerdeki karakterler ise hep onurları için savaş veren, şövalye ruhlu insanlardır. Yalnızca artık çekilen kılıçların yerini modern silahlar almıştır. Ünlü Fransız yönetmen Jean-Pierre Melville’den etkilenen Woo, Uzakdoğu kültüründe önemli bir yer tutan ve günümüzde de tüm dünyada bilinen yin&amp;amp;yang, yani iyi-kötü dengesini filmlerinde de kurar. Onun filmlerindeki iyi ve kötü karakterler asla gri değildir. Onlar; siyah ve beyaz kadar nettir.Dünya sinemasının bir numaralı aktörleri ile çalışan ünlü yönetmen Woo, John Travolta’dan Tom Cruise’a, Nicholas Cage’den Chow Yun-Fat’a kadar birçok ismi ağırlamıştır filmlerinde. Sahnelerin aksiyonunu nasıl yakaladığı halen bilinmese de itiraf ettiği bir şey var ki o da; müzik. Kameraların hızına da, oyuncuların hareket zamanlamalarına da müzik dinleyerek karar verdiğini söyleyen usta yönetmen her aktörün hızının farklı olduğunu söylüyor. Normal film hızının saniyede 24 karedir. Woo çekim sırasında bu kuralı bozuyor ve kameranın hızlı çalıştırılması halinde oyuncu hareketlerinin ekrana yavaş gösterim biçiminde yansıdığını söylüyor. Ünlü oyuncularla çalışan John Woo bu yavaş gösterim rakamları ve oyuncuları için: “Tom Cruise’un yavaş gösterim hızı saniyede 120 karedir. Çünkü aksiyonu çok güzeldir. Nicolas Cage’inki bazen 60, bazen 96 olur. Onun bedeni ince yapılı ve güçlü görünümlü olduğu için bale sanatçılarına benzer. O hareket ederken kamerayı biraz yavaşlatmanız gerekir. Travolta’nın 96, Chow Yun-Fat’inki ise 120’dir.” sözlerini sarf etmiştir.Woo’nun aksiyon ve kamera hâkimiyetindeki ustalığı Hitchcock’un gerilim yaratma becerisi ile eş tutulmuş ve Martin Scorsese ve Sam Raimi gibi isimlerin hayranlığını kazandırmıştır. Zamanında Yüz Yüze/Face Off‘un yönetmenliğini birkaç kez reddeden Woo, Paramount Pictures’ın ona daha fazla özgürlük tanıması ile projeyi kabul etmiş ve film, sadece Amerika’da 100 milyon dolar hâsılat elde etmiştir.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ffcc00;"&gt; Ülkesindeki yönetmenlere Hollywood kapılarını aralayan John Woo'nun son yönettiği Kızıl Uçurum/Red Cliff ise Asya film tarihindeki en yüksek bütçeli yapımdır.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8872284434640153287-5513013056094367067?l=berraksirma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berraksirma.blogspot.com/feeds/5513013056094367067/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2010/06/ruzgarla-konusan-yonetmenjohn-woo-john.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/5513013056094367067'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/5513013056094367067'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2010/06/ruzgarla-konusan-yonetmenjohn-woo-john.html' title=''/><author><name>Berrak Sırma</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17878986717184799023</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TTwip2oud0I/AAAAAAAAADo/a0EOopqFNoQ/s220/nxnxnxitled.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8872284434640153287.post-6008798842826254615</id><published>2009-08-08T15:31:00.000-07:00</published><updated>2009-08-08T15:41:11.223-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yaşlı adam ve deniz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dimitri tiomkin'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kahraman şerif'/><title type='text'>Kasabanın Kahraman Şerifi: Dimitri Tiomkin</title><content type='html'>Sokaklar boştur. Tren rayları kasabaya taşıyacağı gürültüden uzak, güneşin kızgınlığı altında parlamaktadır. Kasabanın şerifi Marshall, güzel eşi ile yeni evlenmiştir. Uzaklara gitmek için görevini devredeceği yeni şerif adayını beklerken hiç aklında olmayan eski bir çete tekrar karşısına çıkacak ve hayatını alt üst edecektir. Çete ile baş etmek zorunda kalan Marshall, bu yetmiyormuş gibi bir de kasabalının yanında olmadığı için ilk yenilgisini alır. Bol ödüllü Kahraman Şerif filminde geçen Do Not Forsake Me, Oh My Darlin adlı beste, eşlik ettiği sahnelerle sinemaseverlerin belleğine kazınır ve Ukrayna asıllı Dimitri Tiomkin’e ilk Oscar’ını kazandırır. Başarılı müzisyen bu ödülle yetinmeyecek ve iki kez daha En İyi Film Müziği Oscar‘ı ile onurlandırılacaktır.&lt;a class="highslide" onclick="return vz.expand(this)" href="http://hertaraf.net/wp-content/uploads/2009/08/dimitri-1.jpg" getparams="null"&gt;&lt;/a&gt; 1894 doğumlu Dimitri Zinovievich Tiomkin, Petersburg Konservatuvarı’na kabul edilir ve kısa zaman sonra da okul yöneticiliği yapan Alexander Glazunov’un kompozitörlüğü altında öğrenciliğe başlar. Aslında müzikle tanışması çok erken bir yaşta, annesi sayesinde olur. Bir piyano ve müzik öğretmeni olan annesinin etkisinden çok da uzakta yetişmeyeceği, henüz çocuk yaşta Felix Blumenfeld ve Isabelle Vengerova’nın yanında piyano çalışmalarına başlamasıyla anlaşılmıştır. Avrupa’da “sokak sanatı” bir devrim gibi yayılmış ve avant-garde dönemi gençlerinin buluştuğu Evsiz Köpek isimli kafede Tiomkin de bir süre bohem kültürü etkisine kapılmıştır. Bu sırada Dimitri, Amerikan pop müziğinin farkına varmış ve blues, caz ve ragtime ile ilgilenmeye başlamıştır. Serge Prokofiev ve dansçı Michail Fokine de Tiomkin gibi dönemin bohem kültürü etkisinde kalan isimler arasındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YÜZLERCE BESTE ONLARCA ÖDÜL&lt;br /&gt; Sinema salonlarında sessiz filmlerin gösterimde olduğu ve filmin hızlı, mutlu, hüzünlü sahnelerine salonda çalınan piyano parçalarıyla eşlik edilen yıllardır. Belki de sesten yoksun bu dönem Tiomkin’in gerçek bir film müziği bestecisi olarak yetişmesini sağlamıştır. Ardından ordu için turneye çıkan balerin Thamar Karsevina’nın dansına ve komedyen Max Linder’ın gösterilerine piyanosuyla eşlik etmiştir. Böylece hem klasik eserleri yorumlamayı başarmış, hem de kendi bestelerini geliştirmiştir. 1920 yılındaki Bolşevik Devriminin üçüncü yıl kutlamalarının önde gelen düzenleyicilerinden biri olmuştur. Daha sonra Tiomkin, hayatını Almanya’da şekillendirmeye karar vermiş ve 1921 yılında Almanya’ya gitmiştir. Fizik alanında çalışan babası, üvey annesi There ile Berlin’e taşınmış ve Tiomkin de bu sırada Hugo Leichenstritt, Egon Petri ve Ferruccio Busoni ile çalışmalar yapmıştır. Takvimler 1922’yi gösterdiğinde Dimitri Tiomkin ismi Almanya’da herkes tarafından bilinmeye başlamış ve repertuvarında kendisi için yazılmış parçalarının da olduğu Berlin Filarmoni Orkestrası’na katılmasıyla ününü dünya çapında yaymayı başarmıştır. Fransa’da verdiği konserin ardından bohem günlerinde tanıştığı Amerika’yı yaşamak için harekete geçmiştir. Tiomkin, çıktığı Amerika turnesinde koreograflık ve dansçılık yapan Albertina Rasch ile tanışmış ve bir süre sonra da çift, evlenme kararı almıştır. 1925’te göç ettiği ABD’de bestelediği baleler New York’ta sahnelenmiş ve Tiomkin, 1937 yılında Amerikan vatandaşlığına geçiş yapmıştır. Amerika’da George Gershwin, Jerome Kern ve Richard Rodgers gibi önemli müzisyenlerle biraraya gelmiş ve Avrupa’ya döndüğünde Gershwin’in eserlerinin Avrupalı dinleyicilere tanıtımında önemli bir rol üstlenmiştir. Genellikle bale müzikleri yapan Tiomkin, Concerto in F isimli Fransız operasını ünlü L’Opera de Paris‘te sunmuş ve 1930’lu yıllarda MGM Albertina Rash şirketi için asistan koreograf olarak çalışmıştır. Bunların yanında Universal Film için de beş film müziği bestelemiş ve eşinin dans çalışmaları için de besteler yapmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Dimitri Zinovievich Tiomkin, Hollywood’un en üretken bestecileri arasına kendisini de kabul ettirmiş ve adı Franz Waxman, Max Steiner, Miklós Rózsa gibi ünlü müzisyenlerle birlikte müzik tarihine geçmiştir. Melodilerinde her zaman Rus ve Amerikan kültürlerinden izler taşıyan Tiomkin, anılarını Lütfen Benden Nefret Etmeyin ismi ile bir kitapta toplamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; 1940 yılında dünya çapında kendisini kabul ettirmiş film ödülleri kapsamında En İyi Müzik klasmanı için yarışmaya başlamıştır Tiomkin. Bay Smith Washington’a Gidiyor/Mr. Smith Goes to Washington filmine bestelediği müziğin ardından 1943’te Alexandra Dumas’nın romanından derlenen The Corsican Brothers, 1944’te Ay ve Altın Para/The Moon and Sixpence, 1945’te Pulitzer ödüllü romandan uyarlanan Kral San Luis Köprüsü/The Bridge of San Luis Rey ve 1950’de Şampiyon/Champion isimli filmlerin besteleriyle adaylıkları devam etmiştir. 1953 yılında Tiomkin şeytanın bacağını kırmış ve Kahraman Şerif/High Noon filmine yaptığı bestesiyle Oscar’ı kazanmıştır. Başarısı devam etmiş ve 1955 yılında The High and the Mighty filminin müziği ile ikinci kez, 1958 yılında ise Ernest Hemingway’in romanından uyarlanan Yaşlı Adam ve Deniz/The Old Man and the Sea filmiyle de son kez Oscar’ı kucaklamıştır. Bunların dışında 1965’te Roma İmparatorluğu’nun Çöküşü/TheFall of the Roman Empire, 1962’de Navaron’un Topları/The Guns of Navarone ve 1961’de Alamo Kalesi/The Alamo ile En İyi Müzik dalında defalarca Altın Küre’yi kazanmıştır. Bir de Grammy’si bulunan Tiomkin, Laurel Ödülleri’nde de en iyi müzik dalında yarışmışve üç defa birincilikle ayrılmayı başarmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; 11 kasım 1979’da Londra’da hayatını kaybeden müzik ustasının eserlerine meraklı olanlar ve melodilerinde ruhunu tazeleyenler için mezarı California’daki Forest Lawn Memorial Park Mezarlığı’ndadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8872284434640153287-6008798842826254615?l=berraksirma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berraksirma.blogspot.com/feeds/6008798842826254615/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2009/08/kasabann-kahraman-serifi-dimitri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/6008798842826254615'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/6008798842826254615'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2009/08/kasabann-kahraman-serifi-dimitri.html' title='Kasabanın Kahraman Şerifi: Dimitri Tiomkin'/><author><name>Berrak Sırma</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17878986717184799023</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TTwip2oud0I/AAAAAAAAADo/a0EOopqFNoQ/s220/nxnxnxitled.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8872284434640153287.post-4616025447003635415</id><published>2009-08-08T15:28:00.000-07:00</published><updated>2009-08-08T15:42:18.661-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çıplak sokak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yaban muzu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='delifişek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='rio de janerio'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='jose mauro de vasconcelos'/><title type='text'>Ağacı Yaşken Eğen Yazar: JOSÉ MAURO DE VASCONCELOS</title><content type='html'>Hayat olgunlaştırır bizi. Toza toprağa bulanıp, çamur olmuş ellerimizi yıkar önce. Sonra en içten, en berrak gülüşünü zorunluluklarla, samimiyetsiz gülümsemelerle yitirtir, böylece donuklaşır gözlerimiz. Sabah türküsü tutturmaz olur dudaklarımız. Ne o güzel coşku kalır geride, ne de uğruna kendimizi feda edecek kadar değer verdiğimiz amaçlarımız…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyin yitirildiği toplumsal devinimde o; her insan evladının eline alıp uzun uzun okuması, okudukça beynine ve hatıralarına bakması gereken kitapları dünyaya, en önemlisi de geleceğin sahibi çocuklara kazandırmış, erdemli bir yazar. Brezilya‘da Rio de Janeiro yakınlarındaki Bangu’da doğan Jose Mauro De Vasconcelos, Kızılderili bir anne ve Portekizli bir babanın çocuğu olarak 1920 yılının şubat ayında dünyaya gelir. Hayat, tıpkı romanlarındaki gibi hiçbir zaman kolay olmamıştır. Uğraşmadığı iş kalmamış, acı çekmiş ama yaşadıkları onu kötüleştirmemiş, aksine iyileştirmiştir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oldukça yoksul olan ailesi ona bakmakta güçlük çeker ve Vasconcelos, Natal kasabasındaki amcasının yanına gönderilir. Orada dokuz yaşındayken Hotengi Irmağı’nda yüzmeyi öğrenir. Hep ilerde bir gün yüzme şampiyonu olmanın hayallerini kurar. Yüzmek öyle güzeldir ki! Bu sevdasıyla yollarını ayırmayacak, yıllar sonra bir çocuğun hayatını anlattığı üçlemesinin ilk kitabı Güneşi Uyandıralım‘da Zeze’nin en büyük zevki olarak yüzme aşkı tekrar karşımıza çıkacaktır. Jose Mauro liseyi amcasının yanında, Natal’da bitirir. Sonra iki yıl tıp öğrenimi görüyorken öğrenimini yarıda bırakıp yeni hayaller peşinde doğduğu topraklara, Rio de Jenario’ya ya gider. Orada ilk işi boks antrenörlüğü olur. Ardından tarım işçiliği, balıkçılık, heykeltıraşlara modellik, hamallık ve gece kulüplerinde garsonluk yapar. Hayatı boyunca birbirinden alakasız, çok işle uğraşmıştır. Bu durum yazarın çok yönlü kişiliğinin ve içinde bulunduğu arayışın bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Değişik ortamlarda, değişik koşullarda farklı insanlar tanır. Bu da ona yazdığı romanları ve hikâyeleri için mükemmel bir kaynak oluşturur. İyi bir gözlemci ve usta bir yazarın elinde bütün bu hayatlardan pek çok roman çıkar ortaya… Brezilya’nın ormanlarında ya da step bölgesi olan sertaolarda yaşayan insanların, elmas avcısı garimpeiroların, yerlilerin, denizcilerin, değişik insanların ruh hallerini ve yaşamlarından kesitleri, zorlukları, yoksulluğu ve şiddeti tüm çıplaklığıyla anlatır. Bu özelliği Şeker Portakalı/O Meu Pé de Laranja Lima ve onun devam kitapları olan: Güneşi Uyandıralım ile Deli Fişek‘te duygusallığa ve iyimserliğe dönüşür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ŞEYTANIN VAFTİZ OĞLU&lt;br /&gt;Zeze henüz küçücük bir çocuktur ilk kitapta… Bilinmeyen diyarları isteyen, oralarda yıldızlardan yıldızlara atlayan, bahçedeki şeker portakalı fidanıyla konuşan, hayaller kuran, çok yoksul ve kalabalık bir ailenin çocuğudur. İşsizlik yüzünden bunalan bir baba ve geçimlerini sağlamak için çalışan bir annenin evdeki silik varlığıyla, kardeşlerin sorumluluğunu ağabey ve ablaların üstlendiği aile fertleri Zeze’yi anlamaktan çok uzaktır. Yüreğindeki sevgi açığını kapatmak için hayali arkadaşlar yaratır, onlara isim takar ve onlarla konuşur. Bunlardan biri bir yarasadır. Bir diğeri ise yeni evlerine taşındıklarında her çocuğun bahçedeki ağaçlardan birini seçmesiyle ortaya çıkar: Hiç kimsenin beğenmediği bir şeker portakalı fidanı… Zeze, bu hiç de adil olmayan paylaşımda payına düşeni kabullendiğinde artık bir dostu daha olmuştur. Kalabalık ailesi içinde yaşadığı yalnızlığı mahalleli insanlara şaka yapmakla azaltır. Kara bir çorabı yılan yapması, kilisenin girişine mum sürmesi gibi şakalarının düşünülmemiş, kötü sonuçları olur. Mahallelinin söylediği gibi kendini “şeytanın vaftiz oğlu” sanır. Hâlbuki ince ruhlu zeki bir çocuktur Zeze ama davranışları çevresince bir türlü doğru değerlendirilmez. Öğretmenini mutlu etmek için getirdiği çiçekler sorgusuz, sualsiz hırsızlık olarak değerlendirilir. Babasını mutlu etmek için anlamını bilmediği bir şarkıyı söylemesi sonucunda dayak yer… Zeze’nin aslında iyi ya da kötü olduğu kitapta açıkça verilmemiştir. Çocuk hep ben kötüyüm der ancak yaptığı yaramazlıklar onu kötü yapacak kadar büyük değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hareket halindeki arabaların arkasına yapışıp rüzgârı ve hızı hissetmek, onun deyimiyle “yarasa olmak” gibi tehlikeli bir oyun bulur. Gece uçuşan ateşböceklerinin bir an parlaması gibi sevinç ve mutluluk uyandıran, kısa hatıralar edinmeye başlar. Bir gün Portekizli Manuel Valadares’in fiyakalı arabasına yanaşır ve iş başındayken yakalanır. Portekizli poposuna vurarak onu cezalandırır ve çevredeki herkese karşı rezil eder. Yüreği nefret duygusuyla dolan Zeze, sonraları onu yakından tanıma fırsatı bulur ve Valaderes onun hayattaki en sevdiği insan haline gelir. Babasından yediği dayaktan sonra intiharı düşünür ancak Portekizli’nin desteğiyle vazgeçer ve ondan kendisini evlat edinmesini ister. Ne yazık ki buna adamın ömrü yetmez, bir trafik kazası sonucu Portekizli’nin öldüğü haberi gelir. Zeze hayattan kopar, bir süre sonra da yaşadığı anıları anlamlandırıp olgunlaşır. Ne oyunlar, ne de şakalar önemli değildir. Artık yıldızsız bir gece gibi yalnızdır küçük yüreği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AMA ONU 20 YILDAN FAZLA TAŞIDIM YÜREĞİMDE&lt;br /&gt;1940 yılında çıkardığı Brezilya’nın elmas madenlerinde elmas arayan insanların serüven dolu ilk romanı Yaban Muzu için: “Konuyu kafamda toparlayınca yazmaya başlarım ve bir çırpıda yazarım” diyor. İzlediği yöntem, kitap kafasında yazılana kadar, konusunu uzun uzun olgunlaştırmaktır. Yine kendi anlattığına göre, yazı makinesinin başına geçtiğinde, kitabın çeşitli bölümlerini ayrı ayrı yazabiliyor. Birinci bölümü bitirdikten sonra, aradaki bölümlere el atmadan, sonu kaleme alabiliyor. Bir yıl sonra kaleme aldığı Beyaz Toprak ile beğeni toplayan yazar, daha sonra Evden Uzakta, Sular Çekilince, Kırmızı Papağan ve Ateş Çizgisi romanlarını bizlerle paylaştı. Kayığım Rosinha ile 1961 yılında ününün doruğuna çıktı. Onu dünyaya tanıtan kitabı ise 1986’da çıkardığı Şeker Portakalı‘dır. 12 günde yazmış olduğu kitabı için “Ama onu 20 yıldan fazla taşıdım yüreğimde” der. Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsünü anlattığı bu kitabının ardından Güneşi Uyandıralım ile parlak bir öğrenci olan Zeze’nin sinirli ve huysuz ergenlik dönemine tanık oluruz. Evi değişmiş, zengin ve alıngan bir aile onu evlat edinmiştir. Artık yüreğinde şeker portakalı yerine sevgili kurbağası ve bir de filmlerde görüp gerçek babasının yerine koyduğu Fransız şarkıcı Maurice Chevalier vardır… Zeze daha da büyür ve üçüncü kitap Delifişek’te yeniyetmelikten çıkmış, yaşamın katı gerçeklerini görmüş, özgürlüğünü arayan tam bir delikanlı olarak çıkar karşımıza. 1998 yılında hayata gözlerini yuman değerli yazarın Türkçeye çevrilen eserleri Yaban Muzu, Kayığım Rosinha, Kardeşim Rüzgar Kardeşim Deniz, Şeker Portakalı, Güneşi Uyandıralım, Delifişek, Kırmızı Papağan, Pissy’nin Öyküsü, Japon Sarayı, Kristal Yelkenli ve Çıplak Sokak‘tır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vasconcelos ağacı yaşken eğen bir yazar. Eser, Zeze ile aynı yaşları paylaşırken okunması halinde yürekte ve aklıda mühim izler bırakacak, söylenmesi zor yazar ismiyle de küçüklerin dilini bir hayli zorlayacak. Çocukları anlamak güçtür, hele ki büyüyüp de çocuk kalabilmek imkânsızdır. Tüm bunları aşan ve evrensel bir çocuk dünyası yaratan Jose Mauro de Vasconcelos ile siz de bir çocuğun mutlu olması için neler gerekir, çocuk neyi ne için yapar anlayabilirsiniz. Kim bilir belki de bir an olsun dünyaya, ailedeki küçüğün gözlerinden bakabilirsiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8872284434640153287-4616025447003635415?l=berraksirma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berraksirma.blogspot.com/feeds/4616025447003635415/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2009/08/agac-yasken-egen-yazar-jose-mauro-de.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/4616025447003635415'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/4616025447003635415'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2009/08/agac-yasken-egen-yazar-jose-mauro-de.html' title='Ağacı Yaşken Eğen Yazar: JOSÉ MAURO DE VASCONCELOS'/><author><name>Berrak Sırma</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17878986717184799023</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TTwip2oud0I/AAAAAAAAADo/a0EOopqFNoQ/s220/nxnxnxitled.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8872284434640153287.post-4138845076099973424</id><published>2009-08-08T15:22:00.000-07:00</published><updated>2009-08-08T15:39:07.628-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='vincent van gogh'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='andre breton'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bruce chatwin'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='moleskine'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='stephane mallarme'/><title type='text'>Usta Kalemlerin Pürüzsüz Tenli Sevgilisi: Moleskine</title><content type='html'>&lt;div&gt; Hayat hiç eskimeyecekmiş gibi gelir insana. Ama her an eskiyor işte. Deniz kıyısında kumdan yapılmış bir kale gibi yaşadıklarımız da, düşündüklerimiz de zamanın dalgalarında bembeyaz köpüklenip yok oluyorlar. Her kum taneciği zamanın bulamayacağımız enginlerine yol alıyor ve geriye ne düşünceler, ne de yaşananlar kalıyor. Bunun içindir belki de kaydederiz birçok şeyi. Telefon numaraları, doğum günleri, adresler… Derken fikirler yazılır, resimler çizilir kâğıtlara. Bu güne kadar süregelen kaydetme istek ve geleneklerinden biri de Moleskine’ler üzerinde vücut buluyor.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; Yıllar önce Fransız çiftçilerin köstebek derisinden ürettiği defterler bugün, dünya çapında satışı yapılan bir markaya dönüştü. Jean-Paul Sartre, Bruce Chatwin, Vincent Van Gogh, Stéphane Mallarmé, André Breton ve daha nicelerinin eserlerini günümüze taşıyor bu kullanışlı deftercikler. Moleskine’lerin kullanıcı mirası öyle güzel ki insan “Bende alsam yazabilir miyim onlar gibi” diye düşünmeden edemiyor. Ama biliyoruz ki defteri açınca nereden çıktığı belli olmayan bir peri değip geçmeyecek elimize. Oscar Wilde, “Defterim olmadan asla seyahat etmem” sözlerini her zaman yanında taşıyıp notlar tuttuğu Moleskine’i için sarf etmiş ve “Tutarlılık hayal gücündeki kıtlıkta sığınılan en son yerdir.” sözleriyle de akıllarımızda yer etmiştir. Neticede söz hep uçan, yazı da hep kalandır. Ona göre; “Sanat, dünyadaki bireyselliğin bilinen en şiddetli halidir” ve bu ne konuşmakla ne de hareketlerden çıkan bir dansla yansıtılabilir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; 1977 yılında yayımlanan In Patagonia isimli kitabıyla kendisinden sonraki gezi yazılarına farklılık getiren Bruce Chatwin’in çok kıymetli Moleskine’i için sarf ettiği “Pasaportumu kaybetmek en küçük endişelerimdendi, fakat bir defteri kaybetmek felaketti” sözleri yıllar sonra bile bizleri tebessüm ettiriyor. Her defterinin içerisine ikişer tane adres yazan yazar bir söylentiye göre; Moleskine’lerin artık üretilmeyeceğini duymuş ve korkusundan gidip, yaklaşık yüz tane Moleskine satın alarak kendince bir birikim oluşturmaya kalkışmıştır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; Vincent Van Gogh da Moleskine’lerin sıkı kullanıcıları arasında. Son 10 yılında 900 kadar suluboya-yağlıboya resim ve 1100 karakalem çalışma üreten ünlü ressam “Olayları anında karaladığımdan, tecrübe ettiklerime taslak defterim de şahittir. Taslak defterim, olayları hareket halinde yakalamayı denediğimi gösteriyor. Eğer kişi bir şeyin ustası olup, o şeyi iyi anlarsa; aynı zamanda birçok şeyi anlar ve iç yüzünü kavrar. Resimlerin, ressamın ruhundan gelen, kendilerine özgü yaşamları vardır.” ve “İyi bir resim sevap işlemeye eş değerdir.” sözleriyle sanata, âna verdiği değeri paylaşmıştır bizlerle. Moleskine’in yılmaz kullanıcılarından Ernest Hemingway de yazın dünyasında yerini unutulmaz kılmış yazarlardandır. O, sade cümleleriyle sevilmiş ve yazılarını edebiyatla değil, gözlemleriyle süslemiştir. Her zaman gittiği kafede en sevdiği köşeye oturmuş ve saatlerce yazmıştır. “Tüm yapmanız gereken doğru bir cümle yazmak. Bildiğiniz en doğru cümleyi yazın. Benim amacım, kâğıda gördüklerimi ve hissettiklerimi en iyi, en basit şekilde aktarmaktır. Doğru olan tek bir şey yoktur. Her şey doğrudur.” diyen Hemingway, “Nasıl yazmak gerektiğine dair bir kural yoktur. Bazen kolayca ve mükemmelce gelir, bazen ise kayayı delip dinamitle patlatmak gibidir.” şeklindeki sözlerine hiç yanından ayırmadığı Moleskine’ini de katmış ve “Sen ve tüm Paris bana aitsiniz ve ben de not defterime ve kalemime” demiştir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; Kübizm akımının temellerini atan Pablo Picasso da “Resmetmek, sadece günlük tutmanın bir diğer yoludur.” fikri ile yıllarca Moleskine’lerin daimi kullanıcıları arasında kalmış, belki de küçük defterlerin en önemli kullanıcısı olmuştur. “Bana bir müze verin, doldurayım.” cümlesiyle duyanları hayrete düşüren ve yaratıcılığının sınırsızlığıyla aklımızı zorlayan ressam 91 yaşına kadar yaşamıştır. Picasso’nun 13 binin üstünde resim yaptığı tahmin ediliyor ki bu da ergenlikten ölümüne kadar haftada 3,5 resim yaptığını gösteriyor. Usta ressam “Bilgisayarlar kullanışsızdır. Onlar sadece cevapları verirler” sözleriyle teknolojiye karşı tavrını belli etmiş ve “Her zaman yapamayacağım şeyleri yaparım ki onu nasıl yapabileceğimi öğreneyim. Nesneleri onları düşündüğüm şekilde resmederim, onları gördüğüm şekilde değil.” cümleleriyle de yaratıcılığının sınırsızlığına neyin kaynaklık ettiğini açıklamıştır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; Henry Matisse de karakaplı minik defterlerin daimi kullanıcısıdır ve “Gerçekten yaratıcı bir ressam için bir gülü resmetmekten daha zor bir şey yoktur. Çünkü bunu yapabilmesi için öncelikle şimdiye kadar resmedilmiş bütün gülleri unutması gerekir.” ifadesi Moleskine mirasının nasıl önem kazandığının anlatılmasına gerek bile bırakmamıştır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; Onlar, yaratıcıydılar ve arkalarında tüm yazar ve çizerlerin kullanabileceği muhteşem bir gelenek bıraktılar. Geleneği oluşturan bir diğer yöntem ise Moleskine’lerin edebiyat çevrelerince bir hediye olarak verilmesiydi. Özendirici mirasıyla gelenek devam ettiriliyor ve defterlerin kullanıcıları artıyordu. Gençliğinde yürüttüğü politik çalışmalar nedeniyle işkenceye uğramış ve 25 yaşında ülkesini terk etmek zorunda kalmış yazar Luis Sepúlveda; “Güney yarımküredeki bir limanda denizin karşısında bir şarap fıçısına oturdum, Bruce’un (Chatwin) bana bu gezi için verdiği bir sanat parçası olan hakiki Moleskine’e bazı notlar karalıyorum.” Sözleri ile bu geleneği anlatmaktadır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; Moleskine’ler sinema dünyasında da kullanılmış ve Amelie, Şeytan Marka Giyer,Da Vinci’nin Şifresi gibi ünlü yapımlarda minik defterlere yer verilmiştir. İnsanoğlunun uçucu düşüncelerinin havada savrulmasını engelleyecek tek çözüm, onları hatırlatacak bir şeyler bulmaktır. Çoğu zaman saçma gelen, yergi ve düşmanlıkla karşılanan düşünceler yıllar sonra değerlenmiştir. Bugün size bile saçma gelen, paylaşmaktan kaçındığınız düşünceleriniz ya ilerde birilerini bulup kendini okutur, kendine baktırırsa?Aklınıza gelenler için kalem oynatmaktan çekinmeyin. Kim bilir belki de gelecekte biri Moleskine konulu bu yazıyı tekrar yazacak ve sizin isminizi anacak…&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8872284434640153287-4138845076099973424?l=berraksirma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berraksirma.blogspot.com/feeds/4138845076099973424/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2009/08/usta-kalemlerin-puruzsuz-tenli.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/4138845076099973424'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/4138845076099973424'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2009/08/usta-kalemlerin-puruzsuz-tenli.html' title='Usta Kalemlerin Pürüzsüz Tenli Sevgilisi: Moleskine'/><author><name>Berrak Sırma</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17878986717184799023</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TTwip2oud0I/AAAAAAAAADo/a0EOopqFNoQ/s220/nxnxnxitled.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8872284434640153287.post-612092780360088129</id><published>2009-08-08T15:16:00.000-07:00</published><updated>2009-08-08T15:39:07.641-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='venedik film festivali'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='jean luc godard'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='manon lescaut'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='paul misraki'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='le doulos'/><title type='text'>Taçsız Besteci: Paul Misraki</title><content type='html'>&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; İnsanlar yaşamları boyunca birçok şey yapabilir. Ya da hiçbir şey yapmamayı seçebilir. Şüphesiz Paul Misraki birçok şey yapmayı değil, her şeyi yapmayı seçmiş, üstelik girdiği her müzik işinde de başarılı olmayı başarmış ancak ödüllendirilmemiş bir bestecidir.130 filmin müziğine imza atan Paul Misraki; Yeni Dalga’nın yaratıcılarından Jean Luc Godard’tan, çökmekte olan Avrupa kültürünün trajikomik eleştirisi hakkındaki Oyunun Kuralı filmi ile ortalığı karıştıran ve filmin gösterimini yapan sinema salonlarının kundaklanmasıyla karşılaşan ünlü yönetmen Jean Renoir’e kadar birçok yönetmene unutulmaz film müzikleri bestelemiştir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; Takvimler 1908’i gösterdiğinde İstanbul’da Kanun-ı Esasi yeniden yürürlüğe girmiş ve Hürriyet Bayramı olarak sevinçle kutlanmıştı. 1908 yılının ocak ayında, Osmanlı İmparatorluğu’nda dünyaya gelen besteci Paul Misraki, Fransız ve Yahudi aile kökenlerine sahiptir. Onun hayatı; “Müzik bir disiplin işidir ve küçük yaşta başlandığı takdirde iyi sonuçlar verir” diyenleri doğrular niteliktedir. Henüz dört yaşındayken piyano eserleri Misraki’nin parmaklarında hayat bulmaya başlamıştır. Bunu izleyen yıllarda da yeteneğini geliştirmiş ve çocuklar için yaratılmış bestelerin basit notalarına bastığı minik parmaklarıyla müzik hayatına yön vermeye başlamıştır. Yedi yaşına geldiğindeyse çalıştığı eserlerin yerini daha klasikleşmiş, daha önemli eserler almıştır. Paris’e klasik eserler öğrencisi olarak gitmiştir. Müzik kariyerine adım attığı bu okulda hayatında hiç beklemediği değişiklikler yaşayacak ve küçük yaşlarından beri tutkuyla çaldığı piyano gelecekteki mesleği olacaktır. Misraki, başarılarıyla popüler bir caz piyanisti ve aranjör olarak uzun yıllar adından söz ettirecek ve müzik tarihinin önemli isimleri arasına parlak bir giriş yapacaktır.&lt;a class="highslide" onclick="return vz.expand(this)" href="http://hertaraf.net/wp-content/uploads/2009/08/p-4.jpg" getparams="null"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a class="highslide" onclick="return vz.expand(this)" href="http://hertaraf.net/wp-content/uploads/2009/08/p-5.jpg" getparams="null"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; Lumiére Kardeşler’in sinemayı keşfinin üzerinden yıllar geçmiştir ve 15 dakika ile sınırlı olan filmler gitmiş, yerine konulu ve kurgulu filmler gelmiştir. Ses sinemayı daha eğlenceli ve güzel kılmış ancak belki de dillerin farklılığı ile sinema görüntülerinin sade evrenselliğinin bozulmasına yol açmıştır. Tabii bu dönemde sesin gelişiyle bir takım teknik sorunlar da ortaya çıkmıştır. Jean Roneir de film müziği ile ilgilenmeye başlamış ve kompozitörlük için çalışmalarına başlamıştır. Jean Roneir’in ilk sesli filmi olan 1931 yapımlı On Purge Bebe’nin müziklerini besteleyen Paul Misraki, başarılı besteciliğiyle ünlü yönetmenin büyük beğenisini kazanmıştır. Almanya’da ikinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği sırada kısa bir Arjantin serüveni yaşayan Misraki hemen arkasından Hollywood’a gitmiştir. Paul Misraki’nin kompozitörlüğüne önem veren ve bestelerini sinema filmlerinde kullanmak isteyen Renoir için mükemmel bir fırsattır bu. Misraki, Jean Renoir’in Amerika’da ürettiği tüm filmleri için müzik yapmıştır. İlklere imza atan yapımlarda yer alan Misraki’nin başarısı Jean Renoir ile sınırlı değildir elbette. Dünyanın en eski film festivali olan Venedik Film Festivali‘nin büyük ödülü Altın Aslan‘ı &lt;a class="highslide" onclick="return vz.expand(this)" href="http://hertaraf.net/wp-content/uploads/2009/08/p-6.jpg" getparams="null"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a class="highslide" onclick="return vz.expand(this)" href="http://hertaraf.net/wp-content/uploads/2009/08/p-7.jpg" getparams="null"&gt;&lt;/a&gt;kazanan ilk film olan Manon‘un müziklerini de Misraki bestelemiştir. Yönetmenliğini Henri Georges Clouzot’un yaptığı film, Abbe Prevost’un 1731 tarihli Manon Lescaut romanından uyarlanmıştır. Filmde İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerle işbirliği yaptığına inanılan bir kadının köylülerin elinden kurtarılması ve onu kurtaran Fransız direnişçisinin öyküsü anlatılır. Savaş yıllarından sonra yeniden Fransa’ya dönüş yapan usta besteci 1950’ye geldiğinde film müziği işleri bir rutin haline gelmiş ve yıl içinde birden çok esere imza atmıştır. Bunların içerisinde Jean Luc Godard’ın 1965 yapımlı Alphaville‘si de vardır. Her şeyin  karanlığa büründüğü filmde, Amerikalı dedektif Lemmy Caution’un farklı bir gezegenin uyguladığı baskı ile yönetilen Alphaville isimli başkente gitmesi konu alınır. Amacıysa ülkenin Alpha 60 isimli robot başkanına suikast düzenlemektir. Bunun için uğraş verirken Natacha isimli çekici bir kadına kalbini kaptıran Lemmy amacına giden yolda en büyük engel oluverir kendisine. Natacha, yok edeceği Alpha 60 isimli robot başkanı tasarlayan bilim adamının kızından başkası değildir. Tüm görüntülerin siyahî bir karanlığa büründüğü film Yeni Dalga akımının öncülerinden Godard’ın imzası ve Misraki’nin yaratıcı müzikleriyle deneysel bir bilimkurgu olarak yıllara meydan okumaktadır. Misraki’nin sanatçı yönü müzik kariyeri ile sınırlı kalmamıştır. 1946 yapımlı Amerikan filmi Tourbillon de Paris‘te, Henri &lt;a class="highslide" onclick="return vz.expand(this)" href="http://hertaraf.net/wp-content/uploads/2009/08/p-8.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a class="highslide" onclick="return vz.expand(this)" href="http://hertaraf.net/wp-content/uploads/2009/08/p-9.jpg"&gt;&lt;/a&gt;Diamant-Berger’in yönetmenliğinde aktörlük yapan besteci filmde, kendisiyle aynı ismi taşıyan Paul karakterini canlandırmıştır. Sinema alanındaki müzik kariyeri ise devam etmiş, karakterlerinin giydiği şapkalarla kişisel farklılıkların yaratıldığı bir başka filme, Amerikan filmlerine hayranlığıyla bilinen Jean Pierre Melville’nin Le Doulos‘una bestelediği esrarengiz müzikleriyle izleyen herkesi merakta bırakmış ve ürpertmiştir Misraki. Film, hapisten yeni çıkmış bir adamın hiç vakit kaybetmeden bir soygun planına girişmesini ve bunun için de yakın arkadaşı Silien’den yardım istemesini konu almıştır. Bilmediği ise dostu Silien’in polis için çalışan bir muhbir olduğudur. 1962 yapımlı film, Melville’nin la Samourai ile başladığı üçlemesinin habercisi gibidir. Karakterlerin iyi yönleri ile kötü yönleri birbirine girmiştir. Karakterlerin taktıkları farklı şapkalarla bizleri tuhaf bir haleti ruhiyeye sokar film. Yine Yurttaş Kane isimli filmi ile günümüzde bile “yapılan en iyi film” payesini alan Orson Welles’e, macera ve gerilim filmleriyle izleyicileri sinema koltuklarına bağlayan Claude Chabrol’a, bir kadının gözbebeklerinin ustura ile kesilişini gösteren Bir Endülüs Köpeği isimli ünlü gerçeküstü-klasik filmin yaratıcısı Luis Bunuel’e ve tüm bu ünlü yönetmenlerin yanı sıra Jacques Becker’a, Jean-Pierre Melville’ye, Roger Vadim’e de unutulmaz film müzikleri bestelemiştir. Ve Tanrı Kadını Yarattı Brigitte Bardot’yu unutulmaz kadın yapan filminmüziklerine de imza atan usta besteci ilklere imza atmasına ve çok önemli yönetmenlerle çalışmasına rağmen ödüllendirilmemiştir. Misraki, 90 yaşında Paris’te hayata veda etmiştir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8872284434640153287-612092780360088129?l=berraksirma.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://berraksirma.blogspot.com/feeds/612092780360088129/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2009/08/tacsz-besteci-paul-misraki.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/612092780360088129'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8872284434640153287/posts/default/612092780360088129'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://berraksirma.blogspot.com/2009/08/tacsz-besteci-paul-misraki.html' title='Taçsız Besteci: Paul Misraki'/><author><name>Berrak Sırma</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17878986717184799023</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='22' src='http://4.bp.blogspot.com/_2aWEdOAJU_w/TTwip2oud0I/AAAAAAAAADo/a0EOopqFNoQ/s220/nxnxnxitled.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry></feed>
